16 Temmuz 2026 - Perşembe

Bir Darbenin Anatomisi

Aslında hiç de yabancısı olmadığımız bir durum darbeler ve bu darbelerin zihinlerde oluşturduğu travmalar ya da bu travmalar sonucu oluşan patolojik kazıntıların meydana getirdiği hasarlarla geldik bu günlere; bu yönüyle şimdiye dek hiçbir sağlıklı a

Yazar - Hayri Yıldız
Okuma Süresi: 9 dk.
6 okunma
Hayri Yıldız

Hayri Yıldız

-
Google News

 

 

Aslında hiç de yabancısı olmadığımız bir durum darbeler ve bu darbelerin zihinlerde oluşturduğu travmalar ya da bu travmalar sonucu oluşan patolojik kazıntıların meydana getirdiği hasarlarla geldik bu günlere; bu yönüyle şimdiye dek hiçbir sağlıklı analizlerinin yapılmamasına rağmen. 

*** 

Her Türk asker doğar”mış anlayışının giderek bir militer yapıya evrilen sosyolojisiyle ilgili kaç tane doktora tezi var bu ülkede? 

Askerler, cumhuriyeti koruma ve kollama görevini her daim kendilerine vazife olarak görmelerine esas teşkil eden ve en son kertede Türkiye’de Avrupa faşizminin son tuğlasını atan stratejilerin dokümanları, hangi batı ülkesinin hangi kütüphanesinde saklı? 

Hitler’in propaganda bakanı Joseph Goebbels’in, Atatürk’ün ölümünden hemen sonra 19 Aralık 1938’de hazırlamış olduğu The Big Line (Büyük Yalan) stratejisiyle kitleleri nasıl kolayca manipüle edilebileceğini ve Kemalizm ile Natıonal Sosyalizmin kardeş iki ideoloji olarak dünyayı kurtaracağı yalanını bir manifesto şekliyle hazırladıkları Warner Dietz raporunu ki halen Berlin Kütüphanesinde saklı, kaç kişimiz merak edip incelemiştir? 

Eğer bu soruların cevapları “merak” edilseydi, cumhuriyet tarihi boyunca her on senede bir askerî darbeyle hizaya getirilmeye alıştırılmış bir ülke haline gelir miydik acaba? 

*** 

Ancak bu son darbede ters giden neydi, hangi formülle çözülen denklem veyahut strateji tutmadı? Özellikle son yıllarda deşilen “oligarşik- militer” yapının yansımaları, ister istemez sivil alan ve kitle psikolojisinin temel işleyiş mekanizmalarına karşı yarattığı “pozitif” yönlü etkiye, “liderlik” çekim gücü de eklenerek halkı, “karşı direnişe” mi itti acaba? 

Veyahut da cuntanın “yerli” anlamda “orijin olmayan ya da genetik anlamda “dış bükey-yabancı “olan anatomisiyle yürüttüğü bu başkaldırı, miadı dolmuş veya aşınmış haliyle hüsrana uğraması kaçınılmaz mıydı? 

***  

Ancak kesin anlaşılmıştır ki mevcut haliyle “militer yapı”, bu farkı görebilecek ve tahlil edebilecek bir alan değildi henüz. Neden daha öncelerinde topyekûn halkın %98’i nezdinde kabul gören darbelerin “sessiz” ve “sakin” gerçekleştirildiği? 

Sorunun “sistemik” cevabını bulmak oldukça güç, ancak sisteme bütünüyle “iç sömürü oligarşisi” hâkimdi ve en önemlisi, genetik anlamda toplum yapısı da militer yapıyla uyumluydu. Zaten bu uyumun bir yansımasıydı; kutsallaştırılan ve putlaştırılan ve de sadece “güvenlik konseptli” devletin omurgasına yerleştirilen, Atatürk’le uzaktan yakından bir ilintisi olmayan yapay-sentetik bir ideolojiye dayalı “Kemalist Ordu” totemizmi.  

Ve bu totemizmin sivil alanda ya da toplumsal yapıdaki karşılığı ise, kutsal bir anlam yükletilen insan yapımı “dikit”lerle oluşturulan bir sosyolojik yapı olacaktı. 

Elbette ki bu “dikit sosyolojisi”, diğer kurumsal yapılara da hâkim kılınacaktı. 

Peki, bu kurumsal yapıyla oluşturulan “güvenlik konsepti”, neyin ve kimin güvenliğini sağlıyordu? Hiç şüphesiz ki esas olan küresel oligarşizmin menfaatlerinin korunmasıydı ve tabii ki bunun yanında yerli işbirlikçilerinin de. 

*** 

Akla bir soru daha takılır ister istemez: Mademki sisteme tamamıyla iç sömürü oligarşisi hâkimdi-sömürüyse sömürü-her şey tıkırında işlerken neden darbelere ihtiyaç duyulsun ki? 

Kilit soru bu ve bu soruya verilecek cevap “kördüğüm”ü çözecekti. 

Ancak bu kördüğümün çözümüne engel haklı görünümlü bir soru daha soruluyor; “Şimdiki darbeyi de ‘Kemalist kadrolar’ mı gerçekleştirdi?”  

Hayır, elbette; ancak sonuçları itibariyle ne fark eder ki. 

Kemalist Totem”in, 12 Eylül 1980 ve ardından 27 Şubat 1997 darbelerinden sonra miadı tükendi ve kendisine biçilen kaftan çıkartıldı. Yani kullanım tarihi sona erdi. Bu klasik bir darbe stratejisiydi, ancak bu uygulama artık daha şeytani, “compact-vurucu”, içten çökertici ve aynı zamanda daha da tasarruflu-ucuz yöntemlere evrildi. 

Daha ucuz bir ikinci totem, zaten devredeydi. Benzer, ancak bu sefer birincisinin anti-tezi şeklinde kurgulanan, çarpıtılmış, uydurulmuş bir “İslami Totem” yapılanması olan FETÖ sahaya sürüldü. Ve en sonunda tüm kurumsal yapıyı ahtapot gibi saran oligarşik bir çeteleşmeyi bulduk karşımızda. 

***  

Peki, hal böyleyken nasıl bir insan proto-tipi yaratılsın ki, tıpkı 12 Eylül 1980 ve benzerlerinde olduğu gibi, darbelere karşı sessiz ve sakin bir tavır sergilesin, hatta alkışlasın veyahut da darbenin kabulü ya da reddiyle ilgili yapılan referandumda tercih yapmaya değil de sadece ‘evet’ demeye “bağımlı” hale gelsin? 

İnsanın biyolojik yapısı değiştirilemeyeceğine göre, o zaman bu organik bütünselliğin psikolojik davranışlarını istenilen mecraya çekmek ve “tercih etme” yerine bir ideolojiye ya da doktrine “bağımlı” hale getirecek ya da darbelere karşı “sessiz” ve “sakin” bir kişilik yapısı oluşturulması için nasıl bir sosyolojik yapı dizayn edilebilsin? 

Esas soru bu… 

*** 

Tüm bu soruların cevabını vermek o kadar ucuz ve kolay değil; uzun ve uzmanlık gereken bir çalışmanın hatta üzerinde doktora tezleri hazırlanacak bir emeğin ve cabanın eseri olmalı.   

Elbette ki böyle bir cabadan yoksun toplum yapısına “totem”, “tapu” ya da “ideoloji” veyahut da “doktrinel” dozlu mikroplar kolaylıkla şırınga edilir ve istenilen mecraya çekilir. 

Bu anlamda 1960 askeri darbe, 1971 askeri muhtıra, yine 1980 askeri darbe ve nihayetinde 27 Şubat 1997 darbeleri, “Kemalist Totem” hammaddesiyle topluma yutturuldu. 

Bu yapılırken de; Bir müddet sonra eskiyecek ve kullanım tarihi sona erecek olan bir toteme alternatif ya da anti-tezi olarak hamurlanan ve de orijin mecrasından saptırılmış sözde İslami normlarla bezenen başka bir totemin, F.T. Cemaat yapılanmasının temellerinin atılması da ihmal edilmiyordu. 

Devreye üst yargıda yuvalanan ve artık nöbetlerinin sırası gelen cemaat üyeleri sokuldu ve bu kadrolar kullanılarak “Kumpas Davaları” diye adlandırılan “Balyoz”, “Ergenekon” ve “Askeri Casusluk” operasyonları yaptırıldı ve Kemalist kadro tasfiye edildi. Böylelikle boşalan koltuklar, cemaat yanlı kadrolarla dolduruldu; başkaca bir alternatifte de yoktu. Bu da demektir ki devletin omurgasından bir totem çıkartılıyor, başka bir totem yerleştiriliyor. 

*** 

Artık Erdoğanlı Ak Parti’yi “kendi silahıyla vurma” dönemi başlatılmış oldu. Elbette ki bu bir tuzaktı ve İktidarın bunu önleme şansı yoktu. Nedeni ise gayet açık; Ak Parti’nin en büyük handikabı, devirmek ya da tasfiye etmek istediği sistemin kurumlarıyla çalışma zorunluluğuydu. Bunlarla baş edecek profesyonelliğe de pek sahip değildi. Yedekte bekleyen başka bir TSK, ya da bir üst yargı yoktu. Çünkü eldeki mevcut kurumsal yapı, zaten işgal edilmişti ve o kurumlar küresel oligarşizmin hizmetinde ya da denetimindeydiler. 350 ya da 450 milletvekili almanın pek bir avantajı yoktu. 

*** 

Buraya kadar anlatılmak istenenin özet şu: Türkiye'nin son yüzyılın ilk çeyreğinde hayata geçirdiği “iktisadi”, “sosyolojik” ve “politik” değişimini, hala eski dönem ya da sistem anayasasıyla, kurumsal yapıya hâkim “oligarşik” yapılanmanın tamamıyla tasfiye edilemeyişiyle ve çürümüş bir yapıya dönüşen, önemini yitiren, eskiyen toplumsal sözleşmesi kuşatıyor. 

*** 

Tamam, da neydi o halkı sahaya süren “gizemli güç”, ya da yapılan kalkışmayı başarısız kılan ya da bu kalkışmayı bir darbeye dönüştürmeyi engelleyen “dinamizm”? 

Evet, karşı gücün “emir komuta zinciri” anlamında, tıpkı 27 Mayıs 1960 ya da 12 Eylül 1980 darbelerinde olduğu gibi TSK’nın tüm hiyerarşik yapısına nüfuz eden ve en üst kademeden kumandalı bir cunta merkezi yapılanması yoktu. Başta Genel Kurmay Başkanı olmak üzere diğer kuvvet komutanlarının çoğunu yanlarına alamadılar. Darbe girişimini de erkene, akşam saatlerine çekme zorunda kalmaları bir dez-avantajdı onlar için. Ancak bu tekleme, hüsrana uğrama hezimetini açıklamaya yeter mi? 

Bizce hayır. O zaman geriye ne söylene bilinir ki? 

Dünya tarihinde, belki de hiçbir bilimsel bilgi ve verilere sahip olmadığı halde, yaşamı ikame eden işlevlerle, yalnız akıl ve mantık sınırlarını aşan, sezgi ve ruhsal deneyimler yoluyla fizik ötesi gerçeklere veya evrenin gizemine ulaşmayı amaçlayan düşünce tarzına sahip  “mistik” kişi/kişilikler ilinti kurabilmişlerdir. 

*** 

Yaşamın irdelenmesi mistik dünyanın özel alanı olduğu gerçeği, “modern çağ” uydurmasının modernitesi tarafından her zaman yadsınmıştır. Çalışmalarını nereye oturtacaklarını kestiremeyen “burnu büyük” bilim adamları bu alana yaklaşmaktan her zaman kaçınmışlardır. Yaşamsal alanın tanzimi ile ilgili bilimsel yöntemler içeren yazınlarda ya da eserlerinde, örneğin; yaprak kurtlarının devinimlerinde dile gelen özerk hareketleri bile açıklama yönünde tek bir başarılı girişimlerine rastlayamayız. 

O halde kim iddia edebilir ki, Recep Tayyip Erdoğan’ın, toplumun çürümeye yüz tutan yaşamsal fonksiyonlarına tekrarından yeni bir ivme kazandıracak “özerk” devinimlere parmak atmadığını; bir bilim adamı olmadığı halde veyahut verdiği bazı kararlarıyla günlük hayatın idari-yönetsel düzleminde bariz hataları olduğu halde. 

*** 

#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.