04 Temmuz 2026 - Cumartesi

"Yetenek-Show'dan", "Varoluşsal-Felsefi" Bir Derinliğe... 

Türk futbolunun genetiği; Derin bir duygusallık, taktiksel disiplinden ziyade bireysel yeteneğe ve buna bağlı şova dayalı oyun anlayışı ve saha dışındaki bitmek bilmeyen kaos ortamı ile tanımlanır.

Yazar - Hayri Yıldız
Okuma Süresi: 4 dk.
178 okunma
Hayri Yıldız

Hayri Yıldız

-
Google News

Bu yapı, sporu bir eğlence veya endüstri olmaktan çok toplumsal bir tutkuya dönüşen “bağımlılık” hipnozu uyuşukluğuyla ülkenin bir numaralı gündem maddesi haline getirir. 

 

Avustralya ve Paraguay yenilgileri bir skor kazası değil, Türk futbolunun yıllardır çözemediği yapısal sorunun yeni bir göstergesidir. Topa sahip olan ama oyuna hükmedemeyen Türkiye, bir ekol oluşturamama, sistemsizlik ve doğaçlama kültürünün bedelini ödüyor. Sorun, teknik kapasite, fiziksel dayanıklılık, oyun zekâsı ve zihinsel disiplini bir arada geliştirmeyi gerektiren bir sorundur. Sorun, köklü altyapı yatırımları, kulüplerin mali disiplini, nitelikli antrenör eğitimi ve şeffaf bir yönetim anlayışı ile mümkün olan bir sorundur. Plansız transfer politikaları yerine gençlere yönelmek, tesisleşme kriterlerini artırmak ve futbolu endüstriyel bir vizyonla yönetmek en kritik adımlar olacaktır.  

 

Yüzde 70’in üzerinde topa sahip olmak, rakibi kendi yarı sahasına hapsetmek, yüksek sayıda şut üretmek… Ancak neye yarar ki. Başarılı file bekçimiz Uğurcan Çakır çok doğru bir ifadeyle; "Gol atamadıktan sonra bir anlamı yok" şeklinde bir yorumda bulundu maç bitiminde. Bunun anlamı şudur: Modern futbolda topun kimde olduğu değil, oyunun anlamını kimin kurduğu belirleyici oluyor. 

 

Modern futbolun asıl gerçeği, topun nerede olduğu değil, ceza sahasının merkezinin kimin elinde olduğudur. Bu itibarla asıl mesele felsefi ve yapısaldır. Bundan dolayıdır ki Türk futbolu, uzun zamandır bir ekol oluşturamamış, ne bir İspanyol usulü (tiki-taka) kısa paslarla karşı takımın pestilini çıkaran bir oyun estetiğine sahiptir, ne de fiziksel güçten ziyade oyun zekâsına, hareketliliğe ve takım oyunu disiplinine dayanan bir İtalyan ekolüne sahiptir. 

 

Dışarıda top koşturan başarılı futbolcularımız Hakan Çalhanoğlu ile Kenan Yıldız, temeli 1940'larda atılan ve adına İtalyan "catenaccio" futbol disiplini denen sistemde başarılı oluyorlar. Arda Güler ise, hemen hemen aynı yıllarda oluşturulan İspanyol "tiki-taka" oyun estetiğine uyarak harikalar yaratıyor. 

Alman futbolu ise, "gegenpressing" (karşı pres) ekolüne dayalı, bir kişiyi değil, top kaybedildiği anda rakibe derhal ve yoğun bir şekilde baskı yaparak topu anında geri kazanmayı amaçlayan dünyaca ünlü taktiksel bir felsefeyi ifade eder. 

Demek ki sorun felsefidir, yapısaldır. 

 

Sonuç olarak, son iki maçta gördüğümüz şey "kaotik" bir doğaçlamadır; herhangi bir ön hazırlık, plan veya senaryoya bağlı kalmaksızın, o anki duruma, duyguya veya ilhama dayalı olarak anlık şekilde eyleme geçme süreci. Ya da yetenekli oyuncuların anlık parlamalarına bel bağlayan, taktiksel bir omurgası olmayan bir akış.  

Bu kaos, "üç büyükler" İstanbul’unun tarihî eğlenceli futbol kültürüyle de örtüşür. Son yıllarda Trabzonspor önderliğinde gelişen ve İstanbul dükalığını zaman zaman yerle bir eden "Anadolu Hamlesi", bir ekol yaratmaktan ziyade ne yazık ki sosyolojik bir isyandan öteye geçememiştir. 

 

"Sadece futboldan anlayan, aslında futboldan da anlamaz" demişti vaktiyle Arjantinli eski teknik direktör ve futbol filozofu César Luis Menotti.  

Futbolun sadece 90 dakikalık bir saha içi oyunu olmadığını; ekonomi, siyaset, sosyoloji, felsefe ve kültür gibi toplumsal dinamiklerle doğrudan bağlantılı olduğunu vurgulamak gerek.  

#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.