“Kaplanlar ve Çilekler”
Yazarımız Tuncay Beşel yazdı

Tuncay Beşel
-“Mayıs ayı da toparlandı gitti işte, haziran filan da gider bu gidişle” demiş vaktiyle şair.
Aynen öyle, “zaman su gibi akıyor” derler. Bir baharı daha geride bırakıp yaza girdik şu günlerde, her ne kadar yöremizde gökyüzünü ya da güneşi pak az görsek bile.
Yaz aylarına hızlıca adapte olabilmek, zihni dinlendirmek ve motivasyonu elden geldiğince yüksek tutmak için zaman yönetimi çok önem kazanıyor; böylesine bir yaşam kültürümüzün de pek olmadığını da hatırlatmakta fayda var.
Dünyanın nasıl bir ruh hali içinde olduğunu bizzat içinde yaşayarak görüyoruz.
Savaşlar, yıkıcı ekonomik krizleri, enerji darboğazları, derin psikolojik travmaları ve çevresel felaketler zincirini yaratarak sadece çatışma bölgelerini değil, tüm dünyayı etkilemekte, en hazini ise büyük güçlerin çatışmaları en çok yoksul ülkeleri vururken, küresel istikrarsızlığa da yol açmaktadır.
Dışarda; Kökleri birden fazla dinamiklerden beslenen, coğrafyasının sahip olduğu zengin yeraltı kaynakları, karmaşık etnik-mezhepsel yapısı ve yüzyıllardır süren küresel/bölgesel güç mücadeleleri sarmalında sıkışıp kalmış ve de bir türlü o makûs talihini yenememiş bir Ortadoğu karmaşasından;
İçerde ise; Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal yaşamındaki en ayrıcalıklı, en özel, en korunaklı sivil yönünü oluşturabiliyorken, zaman içinde sivilmiş gibi görünen bir otokrasinin ana rahmine evrilmek gibi tarihsel bir vebali de taşıyan, kendisi hakkında önemli bir siyasal karakter olarak politize etme faydacılığından-çıkarcılığından halen dahi vazgeçememiş durumda olan bir ana muhalefet partisinin, anatomisini yeniden yapılandırma yerine, daha da “alt düzey” bir zemine kayarak “dağılma-parçalanma” kaotizmine sebebiyet vermesi, kuşkusuz başta CHP’yi tercih edenlerimiz olmak üzere tüm vatandaşlarımızı üzmekte, daha da önemlisi Türkiye’nin yaşamsal enerjisini gereksiz yere harcanmasına ve de böylelikle ülkenin bağışıklık sisteminin zayıflamasına sebebiyet vermesinden; biraz olsun sıyrılmak ve “an’a” ya da “burada” ve “şimdi”ye dönmek, böylelikle de günlük hayatımıza biraz nefes aldırmak bir ihtiyaç olarak görülmektedir.
Bu vesileyle Uzakdoğu’nun mistik dünyasına kısa bir gezinti yapalım dedik.
Hayatta kalma ve mutluluk üzerine değişik bir öğreti olan ve günümüz dünyasında-hele de ülkemiz insanında-pek ilgi görmeyen “zen (zein)” felsefesi ya da yaşam tarzı, kökeni Hindistan’da, “Dhyana” okullarında, aydınlanma amacıyla yapılan ve batıda yalnızca bir meditasyon pratiğinden ibaret olarak algılanan, ama aslında zihni bir araya toplama ve bu tekniği uygulama esasına dayanan bir sanat akımı olarak yaygınlaşmıştır. Kısaca “Zen”, iç özgürlüğe, bağımsızlığa açılan bir kapı, bir yaşam sanatı olarak bilim dünyasında kabul görmüştür. Güzel bir öykü ile açıklamaya çalışalım.
Zen bilgesi bir gün ormanda gezinirken, bir uçurumunun kenarına gelir. Arkasına baktığında kaplanların hemen gerisinde olduklarını görür. Yaklaşan tehlikeden kurtulmak için çare ararken hemen yanında aşağı sarkan bir sarmaşığı fark eder ve sarmaşığa tutunarak kendisini aşağıya bırakır.
Aşağı baktığında ise kaplanların, kendisini bu kez aşağıda beklemekte olduklarını görür. Kaplanlardan kurtulmak için yukarı tırmanmaya çalıştığında bu sefer iki farenin sarmaşığı kemirdiğini fark eder. Tam o anda güzel bir çilek görür, uzanıp alır ve tüm yaşamı boyunca yediği en lezzetli çileğin tadını çıkarır.
Bilgenin tehlikeye karşı çok zekice tepki gösterdiğine dikkat edin. Kaplanlardan kaçıyor ve sarmaşığa tutunarak uçurumdan aşağı sarkıyor. Ve bunu yaptıktan sonra da yaşamın sunduğu nimetlerin tadını çıkarmak için tam anlamıyla “o an”ı yaşıyor. Ölüme birkaç dakika hatta saniyeler kalsa bile gelecekle ilgili düşüncelerin kendisini korkutmasına izin vermiyor. Yapabileceği her şeyi yaptıktan sonra, yaşamın her anından zevk almak için değerli bilincini kullanıyor.
Evet değerli okurlar; yaşam sürekli, “kaplanlar” ve “çilekler” gönderir bize.
Çileklerin tadını çıkarabiliyor muyuz, yoksa değerli bilincimizi kaplanlar için üzülmekte mi kullanıyoruz?
Milyonlarca yıl önce atalarımızın, ormanda sağ kalmak zorunda kaldıkları ve hemen etkisini gösteren bir “savaş ya da kaç” mekanizmasına sahip olmaları gerekliydi. Bir kaplan sıçramaya hazırlandığında güneşin batışının güzelliğini izleyecek vakit yoktu. O dönemki insanlar doğal olarak, ormanda hayatta kalma mekanizması olarak ormanın tehlikelerini göğüslemek için “ani bilinç hâkimiyeti” gerektiriyordu ve bilinç ona göre programlanmıştı.
Ancak, zaman içinde insan bilincinin evrimleşmesi sonucu, gelişen uygarlığın artık, hayatta kalma ve mutluluğun, çevremizdeki insanları, bizi ve “o an”ın tüm koşullarını içeren duruma tam olarak uyum sağlamaya zorladı. Etkili ve mutlu bir yaşamı oluşturan şeyler “algı açıklığı”, “bilgi” ve “birlik” oldu artık.
Fakat ne yazık ki, ülkemizde ve dünyanın çoğu insanların zihinsel yapıları hala “orman savaş ya da kaç” mekanizması ürünü olan otomatik “öfke” ve “korku” için programlı. Bilincimiz, sosyal ilişkilerimizdeki köstebek yuvalarını büyütür, onları dağa çevirir ve böylelikle kendi doğallığını kaybeden yaşam enerjisi, iç görümüzü ve sevme yeteneğimizi köreltiyor.
Paranoyak orman programımızın üstesinden gelmeyi başardığımızda, mutluluğa giden yolda ilerliyor olacağız. Bu yolun başında alınması gereken pratik karar; Yaşamak için soluduğunuz hava, açlıktan ölmek üzereyseniz yiyecek, soğuktan donmak üzereyseniz barınak gibi doğal-fiziksel ihtiyaçlar dışındaki tüm “bağımlılıklar” birer hastalık olarak kabul edilmeli, buna karşın da bilinçli “tercih”lere sıçramayı başarmalıyız
Çamaşır makinemiz bozulduğunda ya da aracımızın lastiği patladığında ve çalışamaz duruma geldiklerinde, kabullenilmeyeni sükûnetle kabullenme yeteneğimiz gelişmişse durumu kontrol ediyoruz demektir. Yok eğer makinelerimizin her an çalışmalarına “bağımlıysak” sürekli acı çekeriz. İyi çalışmalarını “tercih” ediyorsak, onarım çarelerini ararız ve sorunu daha da büyütmeyiz.
Kendimizce gerçekleri konuşmadığımız vakit, onun yerine kendimiz dışındaki birini ya da bir şeyi suçlarız. Örneğin; “Falanca kişi beni kıskandırıyor veya çıldırtıyor” ya da “şu parti lideri konuştuğunda beni hasta ediyor” gibi şeyler düşündüğümüzde, “bağımlılıklarımız” bizi mutsuz ediyor demektir.
Elbette ki şehrimizin takımının başarılı olmasını ve nihayetinde kazanmasını “tercih” ederiz. Ama sürekli yenmesine “bağımlıysak” sürekli acı çekeriz.
Başkalarını suçlamanın kaçıştan başka bir şey olmadığını idrak ettiğimizde, yaşadığımız olaylardan tek sorumlu biz/bizler olduğu gerçeğine ulaşırız. Yalnızca kendimiz tarafından “itilip kakılabileceğimizi” anladığımızda, kendimizi, dünya tarafından “itilip kakıldığını” düşünen mekanik bir makine gibi bir insan olmaktan kurtarabiliriz. Ve böylelikle duygusal programımızla, çektiğimiz acılar arasındaki bağlantıyı görmeye başlarız.
Bir şeyin “bağımlılık” ya da “tercih” olmasını, kendi duygusal programımız belirler.
Onun için bağımlılıklarımızın ürünlerini toplarken yaşadığımız “melodram”ları da kabullenmeliyiz. Bu da yaşamın ve gelişim dinamiğinin bir parçasıdır.
Özetlersek; Bilincimiz dünyamızı yarattığına göre, dünyamızı değiştirmek için yapmamız gereken tek şey bilincimizi değiştirmektir. Olabildiğince güzel ve haz dolu bir dünyada yaşamanın tek yolu budur.