Yazı Detayı
25 Kasım 2019 - Pazartesi 12:41 Bu yazı 326 kez okundu
 
Yaylalarda Mutfaklar Küçük Olur!
Hayri Yıldız
 
 

Bir Türk vatandaşı İngiltere’ye yerleşmeye karar verir ve doğal olarak da oturacağı bir ev aramaya baslar. Bir türlü aradığı evsafta ev bulamaz. Mutlaka bir problem çıkar. Ya odaları küçüktür ya balkonu yoktur vs.
Esiyle birlikte bir emlak komisyoncusuna başvururlar, komisyoncu onları bir eve götürür ki ev muhteşem… Derya deniz manzaralı, kat kaloriferli, bahçeli, 4 oda 2 salon, salamanje… 
Yalnız evin mutfağı ufacıktır. Mutfağı en çok kullanacak kişi olan evin hanımı ise buna çok üzülür ve kocasına döner; "Fakat Mutfak… Ne yapsak? Bu mutfak çok ufak…" deyince, 
komisyoncu anında karşılık verir: “Evet hanımefendi, tamam da balkondan bir bakar mısınız şu muhteşem okyanus manzarasına.” Hanım tekrar eder: “Evet ama mutfak!”

Komisyoncu: “Haklısınız hanımefendiciğim, mutfak küçük, ancak şu ultra-lüx ahşap malzemenin kaliteliliğini de görün lütfen!”

Hanım yine aynı teranede: “Tamam da mutfak..!”

Artık komisyoncunun sabrı tükenir ve işaret parmağını sallayarak kadına şöyle der:

"No fuck, no suck in the kitchen..!" (Lanet olsun! Mutfaktao iş’ olmaz.)

***

Evet, Abraham Maslow’un belirlediği üç temel ihtiyaçlar hiyerarşisinden biridir güvenlik ihtiyacının giderilmesi için barınacak bir mekâna gereksinim duymak. Çünkü insanoğlu, kendini iklimin, doğanın ve diğer bütün canlıların olumsuz etkilerine karşı koruyabileceği bir ortama ihtiyaç duyar. Bu ihtiyacını da “konut” üretimiyle karşılar ve bu üretim, ister istemez bir kültür oluşturur.

Ama Maslow hiçbir zaman dememiş ki, gidin Derinoba ya da Kadıralak’ta iki katlı, üç katlı, üç odalı, çift salonlu, çift mutfaklı, hiçbir teknik kontrol-denetim ve izne tabi olmayan, doğa-çevre ya da tabiatıyla uyumsuz ve biçimsiz betonarme ucubeleriyle bu ihtiyacınızı karşılayın. Hal böyle olunca da bu kültür, bir arabesk ya da mezbele kültürüne dönüşür ve eninde sonunda bu günkü gibi bir “kaos” ya da “karmaşa” boyutuna sıçrar.

 ***

Peki, bu kaos ya da karmaşaların toplumsal dinamiklerinde yatan sorunsallar yumağı içinde hangi soruların cevabı verilmelidir?

Konut edinme kültürü günümüzde nasıl bir seyir izlemektedir?

Konut kültürü ile kent ve kırsal alan kültürü arasındaki etkileşim hangi boyutlardadır ve nasıl ilerlemektedir?

Her iki alandaki konut edinme kültürünü de etkileyen ya da şekillendiren geleneksel kültür ile modern (!) diye tabir edilen kültür arasındaki çatışmalar kendini nasıl göstermektedir?

Ve bu sorular, önemli olan bir hususu daha gündeme getirir; İnsanların konut inşasına yönelik bakış açıları nasıldır?

***

Kırsal alan konutu “yapay bir üslup kaygısına düşmeden sanayi öncesi toplumun geleneksel gereksinimleri doğrultusunda, yer ve iklim koşullarına karşı bir yanıt” olarak tanımlanmalıdır. Kırsal konut ustalığını “okuma-yazması olmayan” yapı ustaları eşliğinde yöresel insanların basit araç-gereçlerle, çevreleriyle hiç de uyum sağlamayan ve ilkel bir zanaat yöntemi ile bu yapılar inşa edilir. Bütün bunların arkasında kuşaktan kuşağa aktarılan bir kadim bilgi, deneyim, beceri ve ustalık bulunmamaktadır. Deneme-yanılma yöntemleri bile içermeyen ve “yapı” olarak da tarif edilemeyecek derecede bir mezbeleyi andıran bu konutlar ve bu konutları edinme kültürü, teknik anlamda hiçbir yazıya ve çizgiye dökülmeden ve de herhangi bir otoritenin iznine başvurmadan babadan oğula aktarılarak ilerlemiştir. O halde sorun, bu çerçevede, geleneksel kırsal yaşam biçiminin etkisi altında şekillenen yaşam alanları genelinde ve barınma gereksiniminin somut ürünü olarak üretilmiş olan konutlar özelinde incelenmesi ve değerlendirilmesi gerekir.

 

***

Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Paşa’nın ölümünden sonra, Ulus’tan Çankaya sırtlarına kadar uzanan, sağına soluna devletin idari binaları olan bakanlıkların ve hükümet sarayları ile konakların inşa edildiği Atatürk Bulvarı’na, modern giyimli Ankara beyefendileriyle hanımefendilerin dışındaki köylü kılıklı vatandaşları, görüntülerinin gizlenmesi maksadıyla iç cadde ve sokaklara iteleyen bir cumhuriyetin başkenti, yüzyılın sonunda elbette ki bir “gecekondu mezbelesi”ne dönüşecekti. Yeni bir toplum mühendisliğiyle inşa edilen ve adeta bir kale koruması içine alınan “asil”, “modern” ya da “çağdaş” diye adlandırılan sınıfın dışına atılan ve de arka sokaklara itelen bu toplum kesimi, kendine “gecekondu” denilen ucuz, bakımsız ve izinsiz konutlar inşa etme zorunluluğuyla “varoş”ları doğurmuştur. Böylelikle de kırsal kesim “itki”si ile kentlerin “çekim” gücü sosyolojisi, kırsal kesimden göçüp kendine şehirde yer edinmeye çalışan, ekonomik yönden zayıf, hatta “yoksul”, eğitim-öğretim seviyesi ise oldukça düşük insanların yaşadığı “çarpık kentleri” oluşturmuştur.

Nihayetinde bu çarpık kentler, son 10-15 yıl içinde gerçek bir “kent” görünümü izlenimi verme aşamasına girdi. Ancak çok zor da olsa kendi orijin seyrine evrilen sistemik çarkların, ne yazık ki son yapılan tercihlerle yeniden “geriye dönüş” itkisiyle birlikte bir kıyımına uğrama riskini de beraberinde getirmiştir.

                                                                               ***

Sorun şu ki, arka cadde ve sokaklara itelen bu dışlanmışlık, bu toplum kesiminde psiko-sosyal manada bir “aidiyet” sorunu yaratmıştır. Tıpkı o asil, modern ya da çağdaş sınıf mensupları gibi, bizimde görkemli, çok katlı, çok odalı, geniş mutfaklı, balkonlu, boyalı, şatafatlı konutlarımız neden olmasın ki!

Elbette ki bu aidiyet sorunu daha da kırsala, yaylalara da yansıyacaktır.

Ve aç kalma pahasına yemeyiz-içmeyiz, kullanım alanının üçte ikisini atıl duruma getirip kullanmasak bile yine de bu ucubeleri inşa ederiz.

Bakınız Kadıralak’tan Tonya’ya, bizim Kutlu Kaya’dan da İskenderli’ye; yapılan konutların 2/3’si boş.

***

Aslında sorunun daha da dinamikleri kurcalandığında, kesin bir ifadeyle söyleyebiliriz ki sorun, zihinsel manada “örgütlenme” ve yokluğunda oluşan “karmaşıklık” sorunudur.

Ve yine sorun, canlının bedenindeki hücre örgütlenmesinin tıpkısının, yaşadığı ortamda, ya da özel adıyla “kent”te ya da “kırsal”ında da aynı olduğu, belli yasalara ayak uydurması gerektiği sorunudur.

Bu iki çapraşık konu, gittikçe kalabalıklaşan insanlığın temel işlevlerinden biri olmakta kalmamış, şimdilerde ise, çok daha karmaşık ve can alıcı bir soruna dönüşmüştür.

Evet, varılan yargı şu; Gerek kentte, gerekse de kırsalda “yapılaşma çarpık!”

Ama neden?

İşte en can alıcı nokta bu soruya verilecek cevapta gizli.

Çarpık, çünkü içimizdeki biyolojik örgütlenmeyi “masalların ötesinde” tanımıyoruz, dolayısıyla da dış örgütlenme de aynısı olacaktır. Yani yapısal, özellikle de zihinsel alanda var olan karmaşa ve çatışmalarımız neyse, kent- şehir ya da “kırsal alan” gibi dış örgütlenmelerimize de aynıları yansıyacaktır.

***

Değinmek istediğim önemli bir husus daha var; Yaşamın her alanında olması gerektiği gibi, siyaset kurumu karşısında da “İlkeli duruş.”

Belli ki sosyal medyayı da olabildiğince aktif kullanan milletvekilimiz Sayın Salih Cora, paylaşımlarında, ilgisi olsun olmasın, her olumsuzluk karşısında “sorumlu” tutulup zaman zaman bazı kesimlerce anlamsız ve seviyesiz eleştirilere maruz kalıyor. 

Siyaset kurumu, birini “ihya”, ötekini “imha” etme müessesesi değildir. Siyasetçi “mikro” planda değil, “makro” planda var olan sorunları çözmek için kullanılır. Yani “mikro” planda var olan sorunların çözümü “vatandaş”a, “makro” planda var olan sorunların çözümü ise “siyaset kurumu”na aittir. Efendim, siyaset kurumu evlerimizi yıkıyor, görevi bu mu?

İdari-yönetsel mekanizma, çift taraflı işleyen bir mekanizmadır. Hepimizin yanlışı, kendimizin örgütlenmiş biçimi olan “devlet”i de yanlışa sürükler. Unutmayalım ki bizler, birbirine yapışmış birer “nötron” ile “proton” parçacıklarıyız. “Devlet” ise bizlerden oluşan “çekirdek merkezi.” Eğer biz, yanlışlarımızla çatışır ya da çarpışırsak, devlet de bir “atom bombası”na dönüşür ve ufak bir kıvılcımla patlar.

O zaman ne yaylamız kalır ne köyümüz, ne ülkemiz ne de dünyamız. Yaratılışın kimyası böyle çünkü.

***  

Eminim ki Sayın Vekil, doğup büyüdüğü bu güzel kasabayı ikinci bir “Davos” yapma azminde. Cumhurbaşkanına da bunun temellerini attırmış. İlçesi için başkaca bir şansın da olmadığını iyi biliyor. O da çoğumuz gibi ayağında kara lastikle, yarınının başarı istasyonlarına varmak için uzun, kavisli, engebeli, karlı ve çamurlu yollardan geçti vaktiyle. Ne bir yünlü atkı vardı boynunda, ne de ellerinde yünlü eldiven. Ne sırtında yünlü bir hırka, ne de kahvaltısında yağlı, ballı-börekli bir menü. Belki de birkaç metre kare olan bir odacıkta, bir gazocağı üzerinde pişirilmek için evden getirilen üç-beş kilo patatesle beslenerek hafta sonunu getirirdi, ilerde bir hukukçu olmak için eline aldığı kitabıyla.  

Yanlış anlaşılmasın, sayın vekilin avukatlığını yapıyor değilim. İhtiyacı da yok, kendisi zaten bir avukat. Ancak, demeye getirdiğim konu şu; Hasta oldum, “doktor” vekilim. Usta oldum, “” vekilim. Kooperatif kurduk, iflas ettik, “ıslah et” vekilim. Kaçak ev yaptım, “görme” vekilim. Belediye ya da İlçe Başkanı’yla papaz oldum, “gör” vekilim. İhaleye girdim, “ilgin olsun” vekilim. Dilekçe verdim müdür olmak için, “bilgin olsun” vekilim.

Hem şoför mahali hem yirmi beş kuruş, hemi de gurban, geçerken şöyle bi duruver de çeşme başında emmi gızını görem. Oh ne ala, ne ala; canım cicim mualla..!

İktisadi bilimlerde; “Minimum maliyetle, maksimum fayda sağlama kurnazlığı.”

***

Tıpkı çimento fabrikası gibi, ikinci bir Davos olma şansını da kaçırmasak derim.

Yahu, Tonya’nın tüm hanelerinde en az bir üniversite mezunu var. “Eğitim”, yalnız Tonya’nın, hatta Türkiye’nin değil bir dünya sorunudur. Ancak, İlçemizin “öğretim” seviyesi Türkiye ortalamasının kat kat üstündedir.

Hepimiz general olamayız. Asker de lazım, subay da…

Ha gayret!

***

Yazı uzun mu oldu acaba?

Aslında hiç de değil, 3 dakika, bilemedin beş; bir cigara içimi.

***

 
Etiketler: Yaylalarda, Mutfaklar, Küçük, Olur!,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
29 Ekim 2019
Cumhuriyet ve "Mirati Baba.."
555 Okunma.
15 Ekim 2019
Toprağın Sırrı ve Barış Pınarları
407 Okunma.
09 Eylül 2019
Tonya’da “3-Z” ve ERDOĞAN
332 Okunma.
28 Ağustos 2019
Anadolu Pedagojisi, Kadına Şiddet ve “Kalem Suresi”
696 Okunma.
16 Ağustos 2019
Kazın Ayağı Öyle Değil!
959 Okunma.
02 Ağustos 2019
Uzungöl’de “Yabancı El Sendromu”
732 Okunma.
02 Temmuz 2019
İstanbul Seçiminde “Zombik Sistemler”
358 Okunma.
20 Haziran 2019
Türk Solu, Maçoğlu ve “Dersim’in Vahşi Kartı” (2)
360 Okunma.
28 Mayıs 2019
Komünizm, Maçoğlu ve “Dersim’in Vahşi Kartı (1)”
480 Okunma.
10 Mart 2019
Seçimler, Belediyeler ve Beklentiler… (1)
747 Okunma.
03 Şubat 2019
Sebzelerin Köyü; “Ölüm Tarlaları Stratejisi”
441 Okunma.
09 Ocak 2019
Eleştiri mi? Yoksa gizli bir “hayranlık” mı?
500 Okunma.
05 Ocak 2019
Yılbaşı’nın Arka Bahçesi
358 Okunma.
25 Aralık 2018
“Lapis Lazuli Koridoru”nun Jeo-politiği (Yeni İpek Yolu)
514 Okunma.
06 Aralık 2018
Horus’un Gözleri ve “Trabzon”
544 Okunma.
26 Kasım 2018
Öğretmen, eğitmen mi, yoksa bir öğreten mi?
408 Okunma.
12 Kasım 2018
Tonya Koop. Serüveni
848 Okunma.
29 Ekim 2018
Edison’un Annesi ve “And İçme…”
749 Okunma.
28 Ağustos 2018
Sosyete İftirası; “Spekülatif Atak”
660 Okunma.
31 Temmuz 2018
İmar Barışı veyahut “Kent Hakkı”
698 Okunma.
20 Mayıs 2018
Muharrem Bey’in Matematiği ve “Sıfır”
762 Okunma.
30 Nisan 2018
Seçim 2018 ve “Denge Analizi”
877 Okunma.
30 Mart 2018
Çitrakarna Meral!
1124 Okunma.
15 Ocak 2018
Tonyalı Hacı Hasan Efendi’nin Anısına…
924 Okunma.
Haber Yazılımı