Yazı Detayı
02 Ağustos 2019 - Cuma 10:10 Bu yazı 732 kez okundu
 
Uzungöl’de “Yabancı El Sendromu”
Hayri Yıldız
 
 

Yahudi bir iş adamı, Karadenizliyi sınamak için gittiği Trabzon'da, 11-12 yaşlarında bir çocuğu yanına
çağırır ve:
“Şu parayla bana öyle bir şey al ki içini yiyeyim, dışını aynı paraya satayım” der.
Gitmesi ile dönmesi bir olan çocuk, elinde tuttuğu işkembeyi Yahudi iş adamına uzatarak:
"Al emice içini ya da dişini satıp parani geri getureyim.
                                             ***
Trabzon sosyolojisinin özü bu fıkrada sergilen davranış biçiminde gizlidir.
Ancak, böylesine “genelgeçer zekâ” ve simetriğinde harmanlanan “pozitif akıl”, ne oldu da son
yüzyılda, böylesine bir davranış biçiminin temel parametrelerinde sapmalar oluyor ve zaman içinde
oluşan yapısal bozulmalar sonucu volkanik patlamalar misali yer yer “anomalik” bir hale evrilebiliyor?
                                            ***
Fethedilişinden ta 19.yüzyılın sonlarına dek, Müslüman Türklerle Hristiyan Ortodokslar arasındaki
uzun süren ilişkiler ağının bölge üzerindeki iktisadi, siyasi ve kültürel etkileri, diğer Anadolu kent ve
bölgeleriyle kıyaslanmayacak ölçüde uyumlu birliktelikleri dikkate değer bir konumdaydı.
Tarihi boyunca bölge halkı, şehrin refahına ve kültürel alandaki başarılarına ortak olmuş,
Müslümanlarla Hristiyanlar, Türklerle Rumlar ve zenginlerle yoksullar arasında gelişen anlaşılması güç
ortak yaşam biçimleri gelişmişti.
                                          ***
Dünya İpek Yolu üzerinde bulunan bu kozmopolit liman kentinin, özellikle Rum azınlığının armatör,
tüccar ve bankerleri önemli derecede servet sahibi oldular ve servetlerinin büyük bir kısmını okul,
hastane, vakıf ve benzeri hizmet sektörüne harcadılar.
Böyle bir yapılanmanın oluşumunda, şehrin, dağları aşıp Kuzey İran’da Tebriz’e uzanan ticaret
yolunun bir ayağını oluşturmasının ve Çarlık Rusya’sıyla ticarette aracı rol oynamasının da payı vardı.
Bu yönüyle, Osmanlı Hükümdarlarının ilgilerinin bu kente yönelmesi gecikmedi ve İstanbul’dan
hemen sonra imparatorluğa dâhil edildi.
                                         ***
İşte böylesine bir dünya sentezine sahip kent armonisi, 1923 Ocak’ında, başlarında hala şehirde
yaşayan Hristiyan Ortodoks ailelerin çoğuna, bir saat içinde yanlarına ancak taşıyabilecekleri kadar
eşya alarak evlerini-parklarını terk ederek liman yakınında toplanmalarının söylendiği karlı bir günde
kayboldu gitti.
                                        ***
Evet, yaklaşık 300 yıl boyunca bir medeniyete başkentlik yapan Trabzon, yüzyıllardır onurla taşıdığı ve
son yüzyılın başında kolundan çıkarılan o “altın bileziği”, tekrarından kazanabilmesi elbette ki öyle
kolay olmayacaktır. Ve Trabzon artık şu zor “üçlü” kombinasyonun kaderini yaşamakla baş başa
bırakılmıştır; zor bir “coğrafya”, ve bunun üretimi olan zor bir “sosyoloji” ve de bu sosyolojinin en üst
katmanında oluşan zor bir “kültür.”
Bu zor kombinasyon, halkı sıra dışı bir şekilde “fevrilik” olarak nitelendirebileceğimiz tez canlı hatta
kolay sinirlenebilir, asabi bir toplum yapısına itmiştir. Ne var ki bu hali, “sinirlendiğini düşünerek”
takınmamaktadır; son derece tabii bir şekilde tezahür eden bir asabiliktir bu.
Sinirlendiği düşünülen Trabzonlu, hemen ardından son derece samimi ve güler yüzlü bir hal
alabilmektedir. Dolayısıyla bu hal, onun tabii-doğal yapısının bir yansımasıdır.
Genelgeçer zekâ düzeyinde de öne çıkan Trabzon, diğer bölge ve şehirlerin insanlarından daha fazla
“yerel kimlik” ve “aidiyet idrakı”na sahiptir. İşte bu özellik, kendine özgü bir “milliyetçilik” üretmiştir.
Bu milliyetçiliğin her zaman “ulusal” milliyetçiliğe dönüşmesi gerekmeyen, onun bir nüvesi
konumunda bulunması zorunlu olmayan bir milliyetçiliktir.
                                        ***
Dolayısıyla Trabzonlular için milliyetçilik, yerel kimliğin, yerelciliğin ve daha açık bir ifadesiyle
“Trabzonluluk” düşüncesinin “yerelden-ulusala” ölçek büyütmüş, bu yolla bölgesel-teritoryal
olmakta, bir tür tutuculuk olmaktan ve bunun mahsurlarından kurtulmuş; coğrafi vurgu yerine,

“politik” bir vurguyla “alt politik” bölümlenmenin mahsurlarından sıyrılmış, ulusal politik normlara
öykünerek kendini ifade etmiştir.
Bu milliyetçilik daha çok “vatanseverlik” de denebilecek, vatanın bölünmez bütünlüğü düşünce,
söylem ve gerektiğinde icrası üzerinden, askere ve askerliğe sahip çıkma üzerinden, yabancı uluslara
karşı negatif yaklaşım üzerinden kendini ifade eden bir milliyetçiliktir.
Bununla birlikte bu milliyetçilik, ulusal boyutta muhafazakâr olması gerekmeyen, ekonomide yerli
malı kullanmayı telkin etmesi şart olmayan bir tür “söylem” ve “gösteri” yönü ağır basan bir
milliyetçiliktir.
Daha da dinamiğine inildiğinde bu milliyetçiliğin, mikro ve makro boyuttaki temsilcileri “birey” ve
“ulus” olan, bildiğimiz “ulusal siyaset” ve “Kültür’e” dayalı bir milliyetçilik olmadığı, alttaki daha
bölgesel bir “birlik”, “dayanışma” ve “ayrıcalıklı olma” bilincinin cilası konumunda bulunduğu
anlaşılabilmektedir.
Nihayetinde bu dinamik, “bize her yer Trabzon” söylemiyle “moral-psikolojik” bir temele oturtulur ve
meşrulaştırılır.
                                            ***
Peki, bugüne yansıyan “karmaşa” ya da “kaotik” ortamların oluşumunu, “neden-sonuç” ilişkileri
formatında yapılacak sosyolojik analizler yerine, afralı-tafralı demeçlere ve akıl dışı tepkilere neden
başvurulur?
Oldukça hassas bir yörüngede dengelenen bu sosyolojiye, belli ki dışarıdan uzatılan bir “yabancı el”
vasıtasıyla mevcut dengeyi bozacak bir unsurun sisteme dahil edilmesiyle ya da sokulmasıyla
sonuçlanan provokasyonlar hedeflenmekte.
Hatta bu sosyoloji kullanılarak 18 yaş altı gencecik yavruların eline silah verilerek, “büyük çaplı”
provokasyonlara girişilmedi mi?
“Ders almak” bağlamında hiç mi öğretici sonuçlar çıkartılamıyor?
                                              ***
Parlamenter zeminde kullanılan kadrolar, “yerel” platformunu aşmış “evrensel” ölçekli kişilerden
seçilir. Bir siyasi kişilik çıkıp derse; “Trabzon Türklüğün kalesidir (Koray Aydın)”, bir diğer kişilikse çıkıp
“Kürtlüğün kalesinin neresi olduğunu..” söyler. Aradan sıyrılan kurnaz tilkiler de “yerelden-ulusala”
ölçek büyütmüş, kendine has sosyolojisinin bir ürünü olan hassas bir milliyetçiliğin “sinir uçları”na
dokunur.
Bunca tecrübe, hatta yaşanan acı dramlardan sonra bunu anlamak-algılamak çok mu zor?
Bir siyasi partiden milletvekili olmak için aday olmuş bir zat’ı muhterem hanımefendilerin, arkasına
yaslanıp bir an düşünmek ve olayın bir provokasyon olduğunu anlamak yerine, çok sığ, alt düzey ve
seviyesiz bir üslupla bir şehrin halkına “vandallar” ya da “cahiller” deme cehaletini nasıl gösterir?
                                            ***
Her fırsatta dile getirmiş ya da kaleme almışımdır; “Neden-sonuç” formatlı “sosyolojik analizler”
yapma yeteneğinden yoksun kadrolar, artık siyaset yapmasın.”
Neden-Sonuç analizinin amacı, olaylar arasındaki zinciri tanımlarken istenilmeyen sonuçların
nelerden meydana geldiğini belirlemektir. Anlaşılması, başarılması ve uygulamaya dönük
çözümlemesi o kadar da zor bir şey değildir.
Çünkü, karşı taraf çalılıklar arkasına gizlenmiş, pusuya yatmış, lafazanca konuşmamızı
beklemektedir.
                                           ***
Nihayetinde siyasi akla en yatkın ve geneli itibarıyla olabilecek en makul tepki, şehrimizin
milletvekili olan Sayın Av Salih CORA’dan geldi:
“Bilmeden konuşmamak lazım; herkes haddini bilecek.”
İçeriği itibarıyla geniş kapsamlı bu açıklamayı evirin-çevirin, neresinden bakarsanız bakın bir
gedik bulamazsınız saldırmak ya da suçlamak için.
Ama gelin görün ki karşı tarafta, hiçbir ayırt gözetmeden, hiçbir akli, siyasi ve hukuki içerik
taşımayan, sadece ve sadece “muhalefet” yapmak için yaratılan parti sözcüleri:

“Bu kadar mı?”, “Yazık!” ya da “yazıklar olsun!” gibi kalitesiz ve lüzumsuz başlıklar atmakta.
                                          ***
Elbette ki insanlar sahneye aynı beceriler ile donanmış olarak çıkmaz. Farklı genler ve farklı
deneyimler, insanları “dıştan” olduğu kadar “içten” de farklı kılar. Bu bakış acısıyla suçluları
değerlendirirken, ELLERİNDEN BU ŞEKİLDE DAVRANMAKTAN BAŞKA BİR ŞEY GELMEDİĞİNİ
her an akılda tutmak gerekir.
Günümüzde, psiko-sosyolojik, özellikle de “zihinsel” sorunlara, artık “kırık bir bacağa”
yaklaşıldığı gibi yaklaşılmaktadır. Bu kadarını düşünmek için ille de hukukçu olmak gerekmez.
Ancak toplumlar, kötüleri sokaktan çekip almaya her zaman ihtiyaç duyacak, bunun için de
“ceza uygulaması”nı terk etmeyecek, ama onun yöntemlerini düzeltip geliştirmeye azami
gayret gösterecektir.

 
Etiketler: Uzungöl’de, “Yabancı, El, Sendromu”,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
25 Kasım 2019
Yaylalarda Mutfaklar Küçük Olur!
322 Okunma.
29 Ekim 2019
Cumhuriyet ve "Mirati Baba.."
553 Okunma.
15 Ekim 2019
Toprağın Sırrı ve Barış Pınarları
406 Okunma.
09 Eylül 2019
Tonya’da “3-Z” ve ERDOĞAN
332 Okunma.
28 Ağustos 2019
Anadolu Pedagojisi, Kadına Şiddet ve “Kalem Suresi”
696 Okunma.
16 Ağustos 2019
Kazın Ayağı Öyle Değil!
959 Okunma.
02 Temmuz 2019
İstanbul Seçiminde “Zombik Sistemler”
357 Okunma.
20 Haziran 2019
Türk Solu, Maçoğlu ve “Dersim’in Vahşi Kartı” (2)
359 Okunma.
28 Mayıs 2019
Komünizm, Maçoğlu ve “Dersim’in Vahşi Kartı (1)”
480 Okunma.
10 Mart 2019
Seçimler, Belediyeler ve Beklentiler… (1)
747 Okunma.
03 Şubat 2019
Sebzelerin Köyü; “Ölüm Tarlaları Stratejisi”
441 Okunma.
09 Ocak 2019
Eleştiri mi? Yoksa gizli bir “hayranlık” mı?
500 Okunma.
05 Ocak 2019
Yılbaşı’nın Arka Bahçesi
357 Okunma.
25 Aralık 2018
“Lapis Lazuli Koridoru”nun Jeo-politiği (Yeni İpek Yolu)
513 Okunma.
06 Aralık 2018
Horus’un Gözleri ve “Trabzon”
543 Okunma.
26 Kasım 2018
Öğretmen, eğitmen mi, yoksa bir öğreten mi?
407 Okunma.
12 Kasım 2018
Tonya Koop. Serüveni
848 Okunma.
29 Ekim 2018
Edison’un Annesi ve “And İçme…”
749 Okunma.
28 Ağustos 2018
Sosyete İftirası; “Spekülatif Atak”
659 Okunma.
31 Temmuz 2018
İmar Barışı veyahut “Kent Hakkı”
696 Okunma.
20 Mayıs 2018
Muharrem Bey’in Matematiği ve “Sıfır”
760 Okunma.
30 Nisan 2018
Seçim 2018 ve “Denge Analizi”
877 Okunma.
30 Mart 2018
Çitrakarna Meral!
1124 Okunma.
15 Ocak 2018
Tonyalı Hacı Hasan Efendi’nin Anısına…
923 Okunma.
Haber Yazılımı