Yazı Detayı
02 Temmuz 2019 - Salı 17:46 Bu yazı 191 kez okundu
 
İstanbul Seçiminde “Zombik Sistemler”
Hayri Yıldız
 
 

Tilkiye sormuşlar: “Kaç besten var? Diye.

Demiş ki: 40

Say” demişler…

Ve bakmışlar ki 39’unu “tavşan” üzerine bestelemiş.

***

Görünen o ki varlığı tüm dünyada sorgulanmaya başlanan NATO, dağılıncaya kadar CIA güdümlü örgütleri ile “gladio” tipi yapılanmaların marifetiyle, gerek algı operasyonlarıyla, özellikle de seçimlerde sahaya sürdükleri “etki ajanları”yla, gerekse de terör örgütleri ve bu örgütlerin daha “üst” katmanında siyasallaştırılan “müfreze partileri” marifetiyle ülkeleri, epeyce daha karıştırmaya devam edeceğe benzer.

Bugün Türkiye’nin, uzun yıllardır üzerinde çalışılan ve tezgâhlanıp devreye sokulan kurgular ve algı operasyonlarıyla karşı karşıya geldiği ya da getirildiği “yurtsever laik” tezi ile “siyasal İslam” anti-tezi arasında önemli bir seçim yapma zorunluluğuyla baş başa bırakılması, böylesine gizli-istihbari organizasyonların varlığının devam etmesine bir delildir aslında. 

Ne tez’i gerçek “yurtsever-laik” bir tezdir, ne de “siyasal İslam” şekliyle kurgulanan ve kitlelere servis edilen anti-tezi.

Ve Türkiye için besteledikleri senaryoların tümü “Erdoğan’ı düşürme” ya da “devirme”, bu da başarılamazsa “mutlaka etkisizleştirme” üzerine kilitlenmiş.

Hal böyle olunca, küresel planda işleyen ve “iç pazarlarda” palazlanan negatif yüklü “dışbükey” stratejilerin arkasına takılarak sürüklenişiyle bir kazı çukuruna dönüşen muhalefet, elbette ki “devrimci” değil de “devirmeci” bir mantığa evrilecek, böyle bir mantık da hiç şüphesiz sistemik manada “özürlü” ve “kötürüm” ünitelere bel bağlamak zorunda kalacaktır.

***

Bunda bir terslik yoktur, çünkü küresel tilkiler, kendi yemleri olan başıboş tavşanları koruma altına alan ve onları sofralarına meze yaptırmayan toplum liderlerini hedef alacaktır.

Ancak, tersi olan durum şudur; “Biz size ‘özgürlük ve demokrasi’ getireceğiz” aldatmacalarına prim veren “devirmeci zihin”e sahip “yurtsever-laik” kesime ne demeli?

İzaha muhtaç konu budur ve en can alıcı ayrıntısı ise, bu aldatmacalara “bilinçli” bir farkındalıkla değil de “bilinç dışı” bağımlılıkların sürüklediği “ideolojik” bataklıkların bulaşıcı etkisini görmeyip ya da farkında olmadan prim verdikleri gerçeğini reddetmeleridir. 

***

Bir tarafta kültürel altın çağından çok uzakta, hatta günümüzdeki "maddi-menfi" siklonun alçak basınçlı politik stratejilerin oluşturduğu şiddetli “modernite” fırtınalarının feodal ve karanlıkçı imgesi içinde donup kalmış, batılı modellerin içinde ve baskısı altında kalan, kendi özgün yollarını yaratmakta güçsüz ve yeteneksiz bir anomaliye dönüşen “siyasal İslam”ın karşısına, yine aynı ölçüde “özgün” olmayan, kendi öz genetiğinden sapmış, sosyolojik ve kültürel yapıları arasındaki “uyum” ve “ahenk” ulaşımını sağlayan anatomik rayları, kendi orijin yapı taşlarından sökülüp yapay hücre yapılanmasına döşenen bir toplum mühendisliğinin ürünü olan ve “çağdaşlık” ya da “muasır medeniyet” aldatmacasıyla kamufle edilen seküler manada “yurtsever laik” bir cephe oluşturulmuş ki hiç birisi bizim uygarlığımız değildir.   
***

Çoğu bilimci, özellikle de nöro-bilimciler, hayvan davranış modelleri üzerinde çalışır. Örneğin;

Deniztavşanı dokununca nasıl geri çekilir?

Fare, ödüllere, özellikle de peynire nasıl tepki verir?

Baykuş, seslerin yerini karanlıkta nasıl belirler?

Bu süreçlerle ilgili devreler bilimsel olarak aydınlatıldıkça, hepsinin özünde birer “zombi sistem”, yani belirli girdilere, uygun çıktılarla yanıt veren devrelerin adeta birer ozalit baskısı şeklinde bir sistem olarak karşımıza çıkarlar.

İşin ilginç yönü ya da konumuzla ilgili tarafı şu; eğer beynimiz yalnızca bu devrelerin örüntülerinden oluşuyorsa idi, “yaşıyor olmak” ile “bilinçli olmak” karşısında neden bir şey hissedelim ki?

Veyahut da neden hiçbir şey hmiyor olmayalım?

Tıpkı “genel ağa-ınternet’e” bağlı bir bilgisayar gibi.

***

Ancak beynimiz böyle çalışmaz ve sadece sözü edilen o özelleşmiş “zombi sistemler”den oluşmaz.

Bunun değişik ve daha açık ifadesini içeren soru şudur:

Neden bir bilincimiz var?”

Soru, soruyu doğurur:

Neden, problem çözmeye yarayan, otomatize edilmiş, devrelere kazınmış programlarının toplamından ibaret değiliz?”

***

Bilim dünyasının bu sorulara verdiği yanıt özetle şöyle:

Bilincin, otomatikleşmiş yabancı-dış bükey-sistemleri denetlemek ve denetimi bu sistemler arasında dağıtmak için var olduğu yönündedir.”

***

Konuyu daha anlaşılır hale getirelim:

Bilinç”, şirketin başkanıdır; üst düzey yönergeleri belirler ve birimlere yeni görevler verir.

Kurulumdaki ya da şirketteki her birimin kullandığı yazılımı anlamak zorunda olmadığı gibi, ayrıntılı kayıt defterlerini ya da faturaları görmesine de gerek yoktur.

Tek bilmesi gereken, “kimi ne zaman çağıracağıdır”, özellikle de bir “bütün”ü-ülkeyi ya da bölgeyi teşkil eden organik yapı ile ilgili tercihlerinde.

Zombi alt programlar ya da yukarıda izah etmeye çalıştığımız “belirli girdilere, uygun çıktılarla yanıt veren devreler” düzgün biçimde işlediği sürece, başkan rahat uyuyabilir. Ancak, bir terslik olduğunda, diyelim ki şirketin bütün birimleri, iş modelleri ya da yöntemlerinde korkunç bir başarısızlığa uğradıklarını aniden fark ettiklerinde kendisine başvurulur.

***

Bir düşünün; bilinçli farkındalığımızın çevrimiçi duruma geldiğini.

Dünyada olup bitenlerin “beklentilerimize aykırı düştüğü” zamanlardır bu anlar.

Her şey zombi sistemlerimizin ihtiyaç ve becerilerine uygun biçimde yürürken, gözümüzün önünde olup biten pek çok şeyin farkında olmayız ama sistemler birdenbire işlerle baş edemez duruma geldiğinde, sorunun farkına bilinçli olarak varırız. Başkan yani “bilinç”, hızlı bir çözüm arayışıyla ortalıkta koşturur, sonunda en iyi mücadele edebilecek kişiyi bulmak için herkesi tek tek arar.

***

Örneğin günün birinde evimize girdikten sonra, kapı koluna uzanmamız, kolu tutmamız ve çevirmemiz ile ilgili herhangi bir bilinçli farkındalık yaşamadığımızı bir düşünün. Her şey “otomatik-refleks” şeklinde gelişir; tümüyle robotsu, çünkü bu deneyimin içerdiği her şey, beyindeki bilinçdışı devrelere zaten kazınmıştı. Bilinçli bir farkındalığımıza gerek yok o anda, buna gerek de yok.

Ama ne zaman fark ettik ki, biri evimize sinsice girip, kapı kolunu yerinden çıkarıp birkaç santimetre sağa ya da sola taksa, bilinçli farkındalıkla durumu hemen fark ederiz ki o an zombik sistem devre dışı kalır ve başkan uyanır, alarmları devreye sokar, ne olduğunu ve bir sonraki adımda neler yapılması gerektiğini bulmaya çalışır.

***

İkinci bir örnek, konuyu daha da anlaşılır hale getirecektir:

Beyinlerimiz çoğunlukla otomatik pilot üzerinden çalışır; tıpkı havada seyreden ve otomatik pilota bağlanan bir uçak gibi.

O an başkan ya da “bilinç”, veyahut da kaptan pilot, yerküreden bağımsız, bulutların üstünde kanatlarıyla adeta halay çeker gibi yol alırken kahvesini yudumluyordur, yardımcısıyla sohbet ediyordur vs.… vs.…

Sisteme, belirli girdilere, uygun çıktılarla yanıt veren devrelerin örüntüleri hakimdir o an.

Ne var ki zaman zaman beklenmedik şeyler olur aniden; sisteme içeriden ve dışarıdan müdahale eden, türbülans ve sisteme olumsuz manada etki eden benzeri tehlikelerin yanında, teknik birtakım hatalardan kaynaklanan bozulmalar gibi…

Yani zombik sisteme dışarıdan bir “kırıcı-hacker” tarafından bilgisayar virüsü şeklinde veya içeriden “truva atı” ihanetiyle sistem çökertilmek istenir. Tıpkı 15 Temmuz 2016’da yaşanan işgal harekâtı gibi.

***

İşte o an pilot, yani başkan ya da “bilinç” kontrolü ele alır ve uçağı, her türlü negatif örüntülerden oluşan iç ve dış saldırılardan koruyarak yolcuları en emin şekliyle hava limanına indirir.

Bunun için en küçük bir esintiyle, uçağındaki en küçük denge değişiklikleriyle, kendi duyularının açık görüşlülüğü ve bedeninin devinimleriyle mutlak bir bağıntı ve karşılıklı etkileşim veyahut “denge” içinde olması gerekir. İçindeki ve dışındaki çevreye göstereceği duygusal tepkilerdeki en küçük bir aksama ölümüne-ölümlere yol açar. Demek ki başkan, kaptan pilot ya da “bilinç”, çevresindeki öğelere egemen olup ayakta kalırsa, ancak o zaman doğruya uygun hareket eder. Ama uçuş sırasında doğruyu “aramaz” ya da doğruya “yönelmez.” Yöneldiğinde de felaketlere kapı aralar.

***

İşin Özeti şudur: Ak Parti’nin “hedef” olarak belirlediği kendi ülkesindeki “iç sömürü oligarşisi”ni tasfiye etme stratejisi, bu yapıya “yakıt” sağlayan psikolojiyi anlayıp-algılayıp onunla baş etmeyi öğrenmedikçe, her türlü “hileli tuzaklara” düşme riskini ortadan kaldıramayacaktır.

***

İstanbul bilinci”, bir “başkan” seçimi için, acaba “kimi, ne zaman çağırmıştır?”

Devrimci” değil de “devirmeci” bir mantık, sistemik manada “özürlü” ve “kötürüm” ünitelere bel bağlamak suretiyle, sistemi daha da enformel yapıya dönüştürmek için dışarıdan bir “kırıcı-hacker” virüsü marifetiyle “çökertme” işlevini yerine getirmek üzere bir başkan mı seçti?

Yoksa, bir “bütün”ü teşkil eden “iki yarım”ı, birlikte bir “rakipler takımı” şekliyle, aynı hedefleri gözeten ama ona ulaşmak için birbirinden “biraz” farklı yöntemler benimseyen ve bu “iki birim”i, tıpkı beynin iki yarım küresi gibi, kendi “öz” dinamikleriyle ve devinimleriyle mutlak bir bağıntı ve karşılıklı etkileşim kurarak bir “denge” oluşturacak olan bir başkan mı seçti?

***

Bekleyip göreceğiz” demenin de bir mantığı yok, çünkü “zaman” ve “mekân” tasarrufuna tezat teşkil eden ve günü kurtarma adına kulağa “hoş” gelen, ancak pratik yaşam içinde uygulanabilirliği acısından içi “boş” temennilerden oluşan aforizmalar uğruna geleceğinden “ödün” vererek ya da “indirim” yaparak bir dünya sentezi olan o kadim şehrin ruhunu satmak, ne derece karlı.

En azından “ekonomik” manada rantabl değil.

Bunun yanında, son 20-25 yıl süresince, nispeten kendi “özüne” uygun bir DNA yapılanması inşasında bir “tamir” süreci yaşayan İstanbul’un bu seçimi, çok daha “tehlikeli” bozulmaları da beraberinde getirme acısından oldukça “yüksek riskler” taşımakta.

 “Her işte bir hayır vardır” mı desek acaba?

 
Etiketler: İstanbul, Seçiminde, “Zombik, Sistemler”,
Yorumlar
Haber Yazılımı