Yazı Detayı
16 Aralık 2019 - Pazartesi 16:33 Bu yazı 1015 kez okundu
 
Devlet, Otorite ve “Efendi-Köle İlişkileri”
Hayri Yıldız
 
 

Anne-Baba ve çocuk arasındaki gibi “kişisel”, işveren-işçi ya da “devlet-vatandaş” arasındaki gibi “toplumsal” nitelikli ilişkilerde, “otorite” olgusunu tanımadan bunu reddetmenin hepimizi ne tür çıkmazlara sürüklediğini uzun yıllar hep birlikte yaşadık ve gördük. Hiçbir otorite ilişkisi içermeyen ya da tanımayan bir dünya kurmaya çalışmanın, insanın toplumsal bir varlık olması yüzünden kesinlikle mümkün ve anlamlı bir caba olmadığını-olamayacağını söylemek yerinde bir tespit olsa gerek.

Ancak, asıl önemli olanın otoriteyi bir tahakküm aracı olmaktan çıkarıp diğer insanlara “kayıtsızlık” ya da “teslimiyet” içermeyecek bir biçimde dönüştürmek olduğunu, bunu da ancak “adalet”, “hak” ve “hukuk”a uygunluk duygusundan yoksun, “itaatkâr”, “boyun eğici” ve “baskıcı” bir otoriteye maruz kalacakların yapabileceğini önemle vurgulamak gerekir.

***

Daha açık bir deyimle, toplumsal yaşamın her aşamasında var olması gereken otoriteyi, yönetim mekanizmasını elinde bulunduranlar tarafından bir baskı ya da tahakküm aracı olarak kullanıp “efendi-köle” ilişkileri biçimine dönüştürülmemesi, tamimiyle yönetilenlerin meşru ve hukuki zeminde kalmak şartıyla temel hak ve özgürlükler bağlamındaki tasarruflarını kullanarak veyahut da geniş halk kitlelerinin “öz denetim” ya da “oto-kontrol” mekanizmalarını işletmeleriyle mümkündür.

Bu bir fizik yasasıdır ve kendi dinamiğinde işleyen o çarkların tersine çevrilmesine ya da işletilmesine gösterilen inat ve bu inatta ısrar etme, kendi doğallığında işleyen o çarkların dişlilerini kırar ve hepimizi felaketlere sürükler.

***

O dönemi yaşayanlar bilir; aslında bir asker olan ve bir darbe sonucu ülke yönetimini eline geçiren ve de efendisi olan bir “köle ordu”nun oluşturduğu bir konseyin başına geçen general Kenan Evren’in “kaybolan devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesi için yönetime el koymak zorunda kaldık” şeklindeki darbe gerekçesini hatırlayın. İşte böyle bir örnek, otoriteyi bir “tahakküm” ya da “teslimiyet”, veyahut da tarihe bir gönderme terimiyle ifade edersek “efendi-köle” aracı olarak kullanmak, kullanılan bu otoriter baskı aracının herhangi bir sosyolojik itkiyle zayıflamaya yüz tutmuşsa da “yeniden tesis etmek” anlamını taşır. Çok ilginçtir; yeniden tesis edilen bu “efendi-köle” otoritesine, halk nezdine bir meşruiyet kazandırılması ve kalıcı bir sistematiğe oturtulması maksadıyla yapılan referandum, 92 oranında ezici bir çoğunlukla “kabul” görerek “ana yasa “haline getirildi.

Bu da demektir ki; meşru devlet mekanizmasının işleyişi için olması gereken “otorite”nin, böyle bir sosyal toplum anlayışıyla “kayıtsız kalma”, ya da kayıtsız-şartsız “teslimiyet”, veyahut da “efendi-köle” ilişkileri içermeyecek bir biçime dönüştürülmesi imkânsız gibi görülmektedir.

***

Hatırlayın, o dönem Trabzon’a, idari-yönetsel anlamda devlet mekanizmanın temsili kurumu olan Valilik Makamına “albay” rütbesinde bir asker oturtulmuştu. İlçemiz ise hatırlayabildiğim kadarıyla bir “üstteğmen”e teslim edilmişti. Geçiş dönemi diye de adlandırılan o dönemde, tahsis edilen bir “buldozer” ile yeni bir güzergahta Tonya-İskenderli bağlantılı yeni bir yolun alt yapısı inşa edilmişti; tozlu, topraklı, çamurlu, bakım ve onarım yönüyle de trafiğe açılması yılları alan tek şeritli bir yol. Ve mevcut yol, bilindiği gibi güzergahı üzerinde ağırlıklı olarak arazisi dar, nüfusu yoğun olan meskûn mahaller üzerinden geçmekteydi. Ne var ki, o güzergâh üzerinde bulunan arazi, konut ya da gayri-menkul sahipleri, “geçim kaynaklarımız oldukça kısıtlıdır”, “arazilerimiz ise dar, yani nüfusa oranla oldukça azdır”, “konutlarımız yıkılıyor” ya da “heyelan-toprak kayması gibi tehlikelere maruz kalma ihtimalimiz yüksek” gibi benzer gerekçeler göstermek kaydıyla devletten “kamulaştırma” başta olmak kaydıyla herhangi bir “zarar-ziyan” tazmini yoluna başvurmamıştı; daha doğrusu kimsenin “gık’ı” çıkmamıştı.

***

Sonrasında “Demokles’in Kılıcı” altında tesis edilen yapay bir demokrasi ortamında yapılan 1983 yerel seçimleri sonucu Tonya Belediyesi’nde sayın Ali KOÇ dönemi başladı ve “gık”ını çıkarmayan o vatandaşlar, uğradıkları “zarar-ziyan”ı telafi etmek maksadıyla “kamulaştırma” bedellerini almak için belediye binasına üşüştü. Üstelik çoğu alacaklı vatandaş, kamulaştırma bedellerini az bulup “bedel artırma davası” açmak için bu sefer adliye koridorlarına doldu. İşine geldi mi meşru devlet otoritesini tanı ve kullan, işine gelmedi mi tanıma. Kendi elinle seçtiğin vekilini, yine kendi elinle yaptığın “yasa dışı” bir uygulamaya neden “göz yummadığı” ya da neden “ört-bas” edilmediği için suçla veyahut eleştir, ama olağanüstü dönemlerde, ‘sözde’ kamu otoritesini sağlamakla görevlendirilen bir devlet memuruna, bir “general”e, bir ‘albay’a, ya da bir “üstteğmen”e ‘gık’ını çıkarma. Yine kendi elinle seçtiğin belediye başkanının odasına kapısını çalmadan, hatta sille-tekme-tokat gir, öte yandan bırakın generali, valiyi, bir devlet memuru olan hâkim ya da savcı karşısında el-pençe-divan dur. Asolan, her iki otoriteye de aynı mesafede, aynı nezakette, aynı sorumluluk duygusuyla yaklaşılmalı. Hatta ve hatta kendi elinle seçtiğin vekiline, belediye başkanına ve meclisine ve de muhtarına daha da önemle ve özenle yaklaşılmalı. Böylesi örnekleri vermemdeki neden, “otorite” kavramına esas teşkil eden çelişkilere ilginç bir veri oluşlarıdır.

***

Devlet, bir milletin belli bir ülkede hukuki ve siyasi olarak teşkilatlanmış şeklidir. Devletin; “millet”, “ülke”, “devlet kudreti-egemenlik” ve “siyasi teşkilatlanma” olmak üzere dört ana unsuru içerir. Ve devlet denilen hukuki varlığın; mutlak surette “zorlayıcı”, “emredici” ve maddi bir “kuvvet”e, devlet kudretine sahip olması gerekir. Devlet kudreti diye adlandırılan “egemenlik” veyahut “iktidar”; devletin içte en üstün emretme gücüne sahip, dışta ise bağımsız ve diğer devletlerle eşit olmasını ifade eder.

***

Anlaşılan o ki ülkemizde, bu manada olması gereken “devlet otoritesi” henüz yeni inşa edilmekte.  Göz ardı edilen önemli bir gerçeklik de şu; “Demokrasi bir disiplinler rejimidir.” O disiplinler hiyerarşini kuran, koruyan ve yaşatan da devlet otoritesidir. Ve Türkiye, şu günlerde o sancıları yaşamaktadır. Disipline edilmek istenen bir sosyal toplum ve bu toplumu yaşatacak ve hukuki normlara bağlı kalacak şekilde tesis edilen meşru bir devlet otoritesi. İşte bu yeniden yapılanmanın önündeki zorlukları, hatta hile ve tuzaklarla dolu barikatları, öyle ‘güle-oynaya’, ya da elleri cebinde ıslık çalarak ‘mesut-mutlu’ bir şekilde atlamayla olmuyor.

Ya nasıl olur peki?

Efendi sahipli “köle tank”ın altına yatmayla olur. Sonrasında 17 kurşunla öleceğini bile bile, efendi sahipli “köle general”in kafasına silahını boşaltan Halisdemir Ömer olmayla olur. Efendi sahipli “köle F-16”, ya da “köle helikopterler”den atılan bomba ve mermilere ellerinde sadece bayrak, göğüslerini gere gere meydan okuyan “Horasan Eri” olmakla olur. Efendi-köle ilişkiler ağında oluşan gayri-meşru bir otoritenin “militer” kadrolarına boyun eğmekle değil, kendi elinle seçtiğin vekiline sahip çıkmakla olur.

***

Olumlu veya olumsuz her şeyi devletten bekleyen bir devletçi kültüre sahip toplumlarda sivil toplumun gelişmesi beklenemez. Böyle bir beklenti oluşmuşsa ki şüphe götürmez, o zaman sorunun

öz bilinç” ve sonrasında öz bilincin aşınmasıyla oluşan “yan bilinç” kavramları üzerinden “Efendi-Köle” diyalektiği analiz edilerek “mutlaklaşma”, “özgürleşme” ve “KENDİNİN BİLİNCİNDE OLMA” durumlarıyla yüzleşmekle giderileceği gerçeği artık zihinlere kazınmalı.  

Kendi varoluş nedenini, “bir öteki”nin varoluşuna bağlamak, “efendi-köle” paradoksunu doğurur ve yaşatır; bu durum, köle için de efendi için de böyledir.
Bu paradoks ne zaman çatlar?

Köle, efendinin efendi olma nedeninin kendi varlığından kaynaklandığını fark ettiğinde çatlar. Böylelikle de sorunun, aslında bir “farkındalık” sorunu olduğu ortaya çıkar.

***

O zaman varoluşumuzu bir mezbeleye çeviren o makus paradoksun farkına varmak, sonra da onu yerle bir etmek, daha sonrasında da oluşan o boşlukta yeni “yaşam” inşa etmemiz gerekmez mi?

Eğer bunu biz başaramazsak, o başkaları kim?

Elbette ki bunun bir bedeli var ve bu bedelin, başkaları tarafından ödenemeyeceğini de bilmeliyiz.

Tersi durumlarda ise, “efendi-köle paradoksu” yerine evlerimizin duvarları çatlar, evlerimizi su basar, veyahut da evlerimizin çatısı başımıza yıkılır.

Bu da bir fizik ya da “doğa” yasasıdır ve başka türlüsü de olmaz.

***

Diyeceğim odur ki, Tonyalı olarak bazı ayrıcalıklarımız ya da bir kalite damarımız varsa eğer, ki bence de var; o zaman nezaketen “kibir” demeyeyim de, bırakalım şu “anonim kibarlığı.”

Az da olsa sayılarında bir azalma yaşansa bile, en azından kadınlarını “ev işleri-tarla-hayvan bakıcılığı” üçgenine hapseden, buna karşın “er” kişileri de kasaba kahvehanelerine üşüşen bir toplum, “kibar” olamaz;

Birileri mutlaka milletvekili, general, albay, miralay ya da vali, kaymakam, müsteşar olacaktır; hiç kuşkusuz onlar da gereklidir. Ancak, öncelikle her birimiz, birer “Horasan Eri” olmalıyız.

Kaliteli damarın içinde akan kan, Horasan’dan fışkırır; “kalpgâh”ımız orasıdır çünkü.

 
Etiketler: Devlet,, Otorite, ve, “Efendi-Köle, İlişkileri”,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
14 Ağustos 2020
BEYRUT’TA BİR PATLAMA VE “LEVİATHAN”
201 Okunma.
20 Temmuz 2020
AYASOFYA'NIN GEOMETRİSİ
206 Okunma.
08 Temmuz 2020
“Ayasofya’nın Geometrisi”
344 Okunma.
11 Nisan 2020
“Corona”nın Arka Bahçesi
715 Okunma.
25 Mart 2020
Corona ve “Biyo-terörizm”
513 Okunma.
18 Şubat 2020
Tonya ve “3K” Özentisi!
1013 Okunma.
30 Ocak 2020
Kar...
662 Okunma.
25 Kasım 2019
Yaylalarda Mutfaklar Küçük Olur!
569 Okunma.
29 Ekim 2019
Cumhuriyet ve "Mirati Baba.."
805 Okunma.
15 Ekim 2019
Toprağın Sırrı ve Barış Pınarları
671 Okunma.
09 Eylül 2019
Tonya’da “3-Z” ve ERDOĞAN
641 Okunma.
28 Ağustos 2019
Anadolu Pedagojisi, Kadına Şiddet ve “Kalem Suresi”
1082 Okunma.
16 Ağustos 2019
Kazın Ayağı Öyle Değil!
1335 Okunma.
02 Ağustos 2019
Uzungöl’de “Yabancı El Sendromu”
1002 Okunma.
02 Temmuz 2019
İstanbul Seçiminde “Zombik Sistemler”
655 Okunma.
20 Haziran 2019
Türk Solu, Maçoğlu ve “Dersim’in Vahşi Kartı” (2)
663 Okunma.
28 Mayıs 2019
Komünizm, Maçoğlu ve “Dersim’in Vahşi Kartı (1)”
758 Okunma.
10 Mart 2019
Seçimler, Belediyeler ve Beklentiler… (1)
1008 Okunma.
03 Şubat 2019
Sebzelerin Köyü; “Ölüm Tarlaları Stratejisi”
658 Okunma.
09 Ocak 2019
Eleştiri mi? Yoksa gizli bir “hayranlık” mı?
750 Okunma.
05 Ocak 2019
Yılbaşı’nın Arka Bahçesi
588 Okunma.
25 Aralık 2018
“Lapis Lazuli Koridoru”nun Jeo-politiği (Yeni İpek Yolu)
733 Okunma.
06 Aralık 2018
Horus’un Gözleri ve “Trabzon”
783 Okunma.
26 Kasım 2018
Öğretmen, eğitmen mi, yoksa bir öğreten mi?
619 Okunma.
12 Kasım 2018
Tonya Koop. Serüveni
1137 Okunma.
29 Ekim 2018
Edison’un Annesi ve “And İçme…”
973 Okunma.
28 Ağustos 2018
Sosyete İftirası; “Spekülatif Atak”
873 Okunma.
31 Temmuz 2018
İmar Barışı veyahut “Kent Hakkı”
889 Okunma.
20 Mayıs 2018
Muharrem Bey’in Matematiği ve “Sıfır”
1066 Okunma.
30 Nisan 2018
Seçim 2018 ve “Denge Analizi”
1101 Okunma.
30 Mart 2018
Çitrakarna Meral!
1447 Okunma.
15 Ocak 2018
Tonyalı Hacı Hasan Efendi’nin Anısına…
1215 Okunma.
Haber Yazılımı