İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR !
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR !
Haber Detayı
06 Eylül 2021 - Pazartesi 12:27 Bu haber 1297 kez okundu
 
- Haberi

İnsanlık tarihi ile başladığı kabul edilen “göç” olgusunun günümüzdeki en önemli yansımalarının başında, “uluslararası” ve “yasa dışı göç” gelmektedir.

Yasa dışı göçler, özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından değişen “güvenlik” algılamaları nedeniyle “kurgulandığı şekliyle” güvenlik tehdidi olarak görülmektedir.

Türkiye ise gerek coğrafi konumu gerekse de çevre ülkelere nazaran daha gelişmiş bir ülke olması, uluslararası ve yasa dışı göç olaylarında hem “hedef ülke”, hem de “transit ülke” olarak ön plana çıkmaktadır.

***

Ancak Türkiye’nin, “AB Kurumu Frontex-Dış Sınırlar”, ya da Avrupa Birliği Sınır Güvenliği Birimi kadar sıkı sınır tedbirlerine henüz sahip olamaması, kendisini, gerek “terör” operasyonlarına gerekse de “düzensiz göç” akınlarına açık bir ülke konumuna getiriyor ve kuşkusuz bu durum, kendisini sıkıntılı süreçlere sokuyor.

***

 Konuya tam vakıf olabilmek için hiç kuşkusuz dünyada yaşanan uluslararası göç sorununun mekânsal-bölgesel ve ülkesel dağılımına, gerçekleştiği ülkelerde neden olduğu “siyasi”, “sosyo-ekonomik” ve “güvenlik” sorunlarına değinmek gerekmektedir.

Batı konformizmi göç olgusuna ya da mülteci sorununa kaynaklarını kurutan bir güruh olarak bakmaya ya da sorunu, kendilerine has maddi-menfi siklonun yol ve yöntemleriyle çözmeye, Güney Avrupa’da “kontrol altında tutulabilecek” veya Kuzey Afrika-Akdeniz sularında ya da Türkiye’de “kıstırılabilecek” bulaşıcı bir hastalık gibi görüyor.

***

Ne tuhaftır ki batı dünyasının göçmen karşıtı politikaları, yine kendi yayın organlarında dile getiriliyor. Milyonlarca okuyucusuyla İngiltere’de yayınlanan The Sun gazetesinde, Akdeniz’i geçmeye çalışan göçmenlerin teknelerinin savaş helikopterleriyle batırılmasını ve böylelikle Avrupa’ya ulaşmaya çalışanların caydırılmasını öneren Katie Hopkins imzalı bir köşe yazısında mülteciler için “hamam böceği” terimi kullanıldı.

*** 

Kimileri ise göçmenlerin geldikleri ülkelerdeki seyahat ve kabul koşulları hakkındaki bilgilendirici kampanyaların caydırıcı olacağı görüşünde.  Yani demeye getiriyorlar ki; “Ne kadar zalim olduğumuzu gösterirsek ülkemizden o kadar uzak dururlar.” Bu da insanların aslında savaş bölgelerinden falan kaçmadığı, Avrupa’ya sadece maddi fayda sağlamak için geldikleri fikrinin bir parçası. Bu görüşün en büyük destekçileri Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi ve benzeri milliyetçi sağ partiler.

***

Aksi görüşlü ülkeler de var. Örneğin Yunanistan, İtalya ve İspanya, hatta Fransa gibi AB içinde ikinci derecede etkiye sahip ülkeler. Bu ülkelerin tezi şu; “Artık yaşlanıp silikleşen bu kıta, savaş ve soykırımdan mustarip olan insanlarla dayanışma gösterip onlara bir gelecek sağlamalıdır. Zira bu insanlar bize ekonomik bir gelecek sunmaktalar. Bunu yapmak yükümlülükten de öte bir şey. Bu insanlar için elimizden gelenin en iyisini yapmazsak, ortak tarihimize ihanet etmiş oluruz.

Eğer bu görüşlerde haklılık payı varsa ki var, Türkiye bu fırsatı neden altın tepside sunsun. Şüphesiz kendisi için zor ya da külfetli de olsa kendi koşullarında değerlendirme fırsatına sahip olmasına ve de üstelik ağırlıklı olarak yükün büyük bir bölümünü kendi omuzlarında tek başına taşımasına rağmen.

Daha da önemlisi yarın sular durulduğunda güney sınırı boyunca yer alan Suriye-Irak koridorunda ve Ortadoğu’nun ikinci kilit ülkesi olan Mısır’da öncelikli belirleyici ve söz sahibi olma kozunu neden kaybetsin.

***

Öte yandan Türkiye, mültecilere karşı gerek hukuken ve ahlaken gerekse de jeo-kültürel bağlamındaki yükümlülüklerini yerine getirmeye çalışırken, bir yandan da batı kibrine ve sorumsuzluğuna karşı “nasıl kirletmişsen, şimdi temizle” diplomasisini de yürütmek zorunda. 

Ancak ne yazık ki bunda pek başarılı olamıyor. Bunun iki önemli parametresi var. Birincisi, sistemik ya da yapısal manada idari-yönetsel yapının “devrimci-demokratik” dönüşümünü sağlayacak mekanizmalar, hala daha batı merkezli oligarşik sömürü düzeneklerinin konveks yani “dış bükey” baskısı altında. ‘Herhangi bir müdahale olmadan’ bu tür baskılardan kurtulma ve böylelikle dış politik dengelerin kurulmasında başarı elde etme şansı ne yazık ki yoktur.

İkincisi ise dış bükey bağlantılı muhalefetin konkav, yani “iç bükey” baskısı ya da engeli.

Bu tür engeller ise muhalefetin küresel ölçekli oligarşizmle olan “organik- göbek” bağının kesilmesiyle ancak bertaraf edilebilir ve böylelikle ülke içi gerek siyasi gerekse de sosyolojik dengeler kurulabilir.

Bunların her biri fizik yasaları gibi çalışır. Önemli olan bağıntıları kurabilmekte.

Bu bağıntılar ise ‘profesyonel anlamda yetişmiş uzman kadroların eliyle’ ancak kurulabilir.

***

Kendi dışındaki coğrafyaları kan gölüne çevirmede hiçbir beis görmeyen batı, kendi konformizmini tehlikeye atacak ya da zaafa uğratacak-kendi tabirlerince-bu hamam böceklerini kara sularına vardıklarında savaş helikopterleriyle katletmesinde neden bir sakınca görsün. O konuda sürekli batıyı suçlamanın bir mantığı yok. Çünkü ‘batı işini yapıyor’.

O zaman sorun nedir ve çözüm hangi dinamiklerde saklı?

***

Çözüm üretme yeteneğini kaybetmiş, “sorgulayan mantık” işlevselliğini yitirmiş, kendi öz kültürel kodları ya da yaşam sistematikleri farklı mecralara saptırılmış bir coğrafya, küresel oligarşizmin pençesinden nasıl kurtulacak?

 Eş-dost yakınır yazılarımın “zor anlaşılır” ya da “çok kitabi” veyahut “fantastik” bir tarz kullanıldığından. Ancak bir metnin anlaşılırlığı, o metnin “doğru” okunmasıyla orantılı.

Ama yine de biz bir fıkra döktürelim bu önemli sorunun cevabına teşkil etmesi için:

***

Müslüman bir vatandaş namaz öncesi abdest almak için usul gereği önce ellerini yıkamaya başlar, bunu yaparken de her seferinde kıçını oturduğu tabureden kaldırır, bir sağa bir sola kıvırır, sonra da abdestin geri kalan kısmına devam eder. 

Bir arkadaşının dikkatini çeker bu davranışı: “Neden her ellerini yıkamaya başladığında, kıçını sürekli olarak bir sağa bir sola kıvırırsın?”

“Kitap öyle diyor” diye yanıt verir bizimki.

Anlamadım, hangi kitap, ne saçmalıyorsun sen öyle?

***

Derken efendim, camiye gidilir, bizimki besmele ile kitabı eline alır, üç kez alnına değdirerek açar, ilgili ayet ya da bölümü bulur ve arkadaşına döner: “Bak işte… Oku.

Meğerse Arap Alfabesinde karın bölgesi aşağıya bakacak şekilde yarım elips eğrisinden oluşan ve alt kısmında iki nokta ile işaretlenen “Y” harfi, bir matbaa hatasından kaynaklı olmalı ki tek noktalı “B” harfine dönüşmüş. Böylelikle “abdest alırken yüzüğünüzü oynatınız” ki olur ya parmağa takılı olan yüzüğün içinde kalan kirin abdest suyuyla temizlensin diye yapılan bu uyarı, bir nokta eksiğiyle bu sefer; “…büzüğünüzü oynatın” şekline bürünmüş.

***

Anlaşıldı mı şimdi İslam Coğrafyasının neden kan gölüne çevrildiğini...?

Sorgusal mantıktan ya da “neden-sonuç” formatlı sosyolojik analizlerden yoksun coğrafyalardaki yaşam dinamikleri, ne yazık ki bir noktayla bile olsa optik kaydırmalara veyahut saptırmalara maruz kalabiliyor.

***

Yumuşak karın patolojilerini kendi bünyesinden kesip atacak operasyonları yöneten kadroların profesyonelliği” dememdeki kastım umarım anlaşılmıştır.

***

 

 

Kaynak: Editör:
Etiketler: ,
Yorumlar
Diğer Haberler
Haber Yazılımı