TONYA
TONYA'YI YASA BOĞDU
RADYOCU AHMET EŞİNİ KAYBETTİ
RADYOCU AHMET EŞİNİ KAYBETTİ
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR !
Haber Detayı
13 Ekim 2020 - Salı 14:01 Bu haber 1078 kez okundu
 
- Haberi

Başta şu tespiti yaparak devam edelim: Sorunun sadece “yeşil saha”nın içinde, veyahut kenarında “teknik adam” sorunu olmadığı artık anlaşılmalıdır.

Ve yazmıştım geçmişte birkaç makaleyle, el yordamıyla ve dilimin döndüğü kadarıyla.

Bütün camiayı üzdüğü kadar şüphesiz bendenizi de üzen ve kronik bir hal alan ve de bir türlü çözülemeyen sürekli yenilgi ya da başarısızlık trendine neden olan patolojik bozulmanın ne /neler olduğunu… 

***

Önce, kimsenin ağzına almadığı ya da almakta her bir nedenle sakınca gördüğü, belki de menfi yönüne negatif bir etki yapma korkusundan alamadığı şu “endüstriyel futbol” terimini bir açıklığa kavuşturalım:

İnsanların hislerini, duygularını, özünde samimiyet içeren sosyal aktivitelerini, ticari kazanç ve kaygılar haline dönüştürmek suretiyle, futbolun kartelleşmiş merkezi bir pazar haline gelmesinin adıdır endüstriyel futbol.

Yazılı ve görsel basından oluşan medya ayağıyla, reklamcılık gelirleriyle, bahis oyunlarıyla, borsa yatırımlarıyla ve tabiidir ki oyuncu pazarıyla giderek daha çok metalaşıp ticarileşen bir endüstriye dönüştü futbol.

Yerel sahasından borsa, hisse senedi veyahut tahvil gibi benzeri sermaye piyasası kuruluşlarına sıçrayan, masum bir ayak oyunundan milyarlarca dolarlık bir hacme ulaşan, yerel ve küresel çapta ekonomilere etkilerinden dolayı çok yönlü siyasi ve ekonomik alana da etki yapan ve de böylelikle dev bir endüstriye evrilen bir ayak oyunudur futbol.

Hal böyle olunca da bu ayak oyununda “gerçek nedir?” veyahut “gerçek ne olmalıdır” sorularının cevabı da bu pazarda yeri olanların ya da at koşturanların İnisiyatifleri doğrultusunda şekillenir.

Ne demektir bu?

Şu demektir: Bu dev yapıya ya da ekonomiye sahip ve hâkim olanlar, örneğin; falanca kartın ya da feşmekân penaltının verilip verilmemesine, geçerli sayılıp sayılmamasına, hangi hakemin hangi maçta görev alması gerektiğine, nasıl, niçin ve neden “öyle!” karar vermesine… gibi süreçleri, o dev yapılı “oligarşik” kast yapısının menfaatleri doğrultusunda etkilerler, gerektiğinde de inisiyatif kullanırlar.

***

Endüstriyel futbolun ve oligarşik egemenliğinin kısaca özeti bu; o halde, idari ve mali yönden bu kadar geniş volümlü kartelleşmiş bir yapıda veyahut pazarda Trabzonspor’un yeri neresidir, ya da var mıdır?

Elbette ki dışında değil, ama gerek idari-yönetsel, gerekse de mali ve finansal yapısıyla bu oligarşik yapının içinde de değil. Sıralamada bile yeri yok. Örneğin; marka değerleri acısından “Dünyanın en değerli(!) 50 futbol kulübü” sıralamasında Türkiye’den 3 takım var: GS 17 inci, FB 22 inci ve BJK 36 ıncı sırada. Marka değeri hesaplamasında ise; maç hâsılatı, aylık gelirleri, lisans hakkı ve sponsorluk gibi ticari kazançlar dikkate alınıyor.

***
Türkiye süper ligi de bu endüstrinin en tepelerinde yer alıyor ve futbolcu yatırımı açısından Avrupa’da yedinci büyük futbol ekonomisine sahip. Bu bakımdan üç büyüklerin süper ligdeki olgarşik egemenliği, dışarıda FİFA (Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği), UEFA (Avrupa Futbol Federasyonları Birliği), IFU (Uluslararası Futbol Birliği), IOC (Uluslararası Olimpiyat Birliği), CAS (Uluslararası Futbol Tahkim Mahkemesi) gibi adlarla örgütlenen kast yapısının bir yansımasından ibarettir. Güçlüleri daha da güçlü kılan bu kast, çeperlerinde, yani çevresinde kendi aleyhine olası herhangi bir “bozulmaya” izin vermiyor; yani başkalarının başarılarına.

Bu izin verilmeme zincirini oluşturan halkalar ise, örneğin; Trabzonspor lehine verilmesi gereken ve verilmeyen penaltılar ya da kartlardan, hakem ve hakem hatalarından, ceza uygulamalarının yapılıp yapılmaması ya da müeyyidelerin ne/neler olacağı gibi benzeri haksızlıklardan oluşmakta.

Ve böylelikle mevcut kast yapısı, çevresine yanaşarak kendisinden geçinmek isteyen ya da beslenen amatör ya da anafor akıntılara izin vermiyor.

Kısacası sorun, sadece “hakem” veyahut da dışarıda küresel çapta oluşan o kast yapısının bir yansıması olarak içeride örgütlenen ve ağırlıklı olarak o yapının kararlarına uyan ya da menfaatleri doğrultusunda karar alan “TFF” değil; bunları da içine alan küresel bir örgütlenme.

***

Hal böyle olunca da kulüpler arasındaki haksız rekabet derinleştikçe derinleşiyor. Metalaşmanın, ticarileşmenin, oligopolleşmenin, kartelleşmenin, yani “vahşi” derecede kapitalistleşmenin tıpkı dünya ekonomisinde olduğu gibi doludizgin ilerlediği bir kulvarda, küçük bir sahil kasabasının takımı olarak biz de yerimizi almak isteriz elbette.

Ama nasıl?

Birileri elde ettiği her puan için 100 bin dolarlık futbolcu yatırımı yapabilirken, diğerlerinin toplam değeri sadece Fenerbahçe, Galatasaray ya da Beşiktaş’ın birer futbolcusu kadar yatırım yapabiliyor.

Peki, Trabzonspor bu darboğazı aşabilir mi, ya da bu kast yapısının içinde yer alabilir mi?

***

Elbette, neden olmasın diyebilmenin tek koşulu, “üst yapı” anlamında idari-yönetsel ve mali,

alt yapı” anlamında ise örgütsel yapısını profesyonel çapta ve bahsedilen küresel kast sisteminin kriterlerine uygun yeniden-sil baştan-tanzim etmekle mümkündür ancak.

Peki, Trabzonspor bunu başarabilir mi?

Pek mümkün gözükmediği her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Küçücük yerel medya ağıyla evrensel hatta ulusal anlamda bile sesini duyuramayan, TFF kurullarında hiçbir gücü ve etkinliği olmayan, idari-yönetsel anlamda profesyonelleşemeyen, en önemlisi de kendi yerel “öz değerlerini” unutan bir amatör zihniyete sahip hala.

Hakemlerin bilerek/kasten veyahut bir kasıt unsuru olmadan Trabzonspor lehine es geçtiği kartlar ya da penaltılar mevcut olan bu “yetersizliği” örtmemeli.

Bu acıdan yeni sezona başlarken yaşanan puan kayıpları ya da kendi sahasında 3-1’lik Beşiktaş hezimeti “sürpriz” sayılmamalı. Ya da “…başımıza buda mı gelecekti?” gibi hezeyanlarla tepinip durmanın bir anlamı veyahut mantığı yoktur.

Ya da tam tersi; önümüzdeki haftalar, örneğin Başakşehir takımını 5-0 ya da 6-0 yenersek “…nihayet fırtına esti” demenin bir anlamı ya da mantığı olmadığı gibi.

1970’li ya da 1980’li yıllarda GS, FB ve BJK’nın başına ne gelmişse, şimdi de aynı şey Trabzonspor’un başına geliyor.

***

Yeni yönetimin göreve geldiği günden bu tarafa “idari-yönetsel” anlamda “pozitif” yüklü sinyaller vermesinin yanında, o amatör zihniyet yine nüksetmiş ve “negatif” anlamda en belirgin icraatı, 2.sınıf bir teknik adam olmasına rağmen yerel arenayı nispeten daha iyi okuyan ya da kotarabilen Ünal Karaman’ı tasfiye etme operasyonuydu. Şimdi ise takım, tasfiye edilen 2.sınıf bir teknik direktörün yardımcısına teslim edildi.

Anlaşılmıştır ki mevcut haliyle yerel çaplı idari-yönetsel kadro ve bu kadronun oluşturduğu yönetim anlayışı, küresel ölçekli sorunları çözemeyeceği ve yukarıda izah etmeye çalıştığımız kast sistemi içinde yer alamayacağı aşikâr.

***

Söylenebilir ki, eleştiri ve akıl verme çok kolay, o halde ne yapılmalı?

Bir ker daha tekrar edelim; Başarmanın en garantili ve kestirme yolu yoktur.

Futbolun dinamik yapısı (tüm diğer yapılarda olduğu gibi), ne kurnazlığa eğilimli bir pratik zekâya paye veriyor, ne de kurnazlığın bir ürünü olan “yapay bilinç”e. Ne bu bilince dayalı örgütlenen “idari-yönetsel” yapıya, ne de böyle bir “oyun” anlayışına

Mutlaka kazanmalıyız” moduna girip, şuursuzca uygulanan bir baskı, verimsiz bir Hüseyin Çimşir; sonuç, kurnazlığa dayalı tam bir fiyasko!

Başarının en garantili yolu, rakibin kazanmak için belirlediği “tüm stratejilerini” keşfedip onları tüketmekten geçer; gerek sahada gerekse de en önemlisi yönetimin “arka bahçeleri”nde.

Bizde ise, bu uğurda var olan yapısal sorunları çözme adına “yönetime” ve “sahaya” sürülen yol ve yöntemlerin hemen hemen tümü, çözümün bir parçası olacağı yerde, tekrarından sorun olup çıkıyor.

***

Çok ama çok hayati önem taşır demiştik vaktiyle; “parasal hareketlerin ya da akışının şeffaflandırılması” sağlanmalı ve mali yapının “TARAFTAR” adına, “bağımsız denetçiler” tarafından yapılmasına olanak verilmeli.

Hazır konuya girmişken bir kez daha önemle ve hasseden belirtmeliyim ki; İlk yapılacak operasyon, eskiye oranla sayıları azalsa da kulüp yönetici ve sorumlularının “çantacı” diye nitelendirilen, kim ve ne oldukları pek belli olmayan, sosyal ilişkileri güçlü ve bir ayağı siyasi kulvarda, ötekisi ise mafya dünyasında “transfer bitirici” imtiyazlı ve muteber(!) kişilerden bu kulüp acilen arındırılmalı.

İşin kolayına kaçan, kural tanımayan, yaptıkları yanlarına kar kalan, parasına ve varlığına güvenip kulüp yönetimine talip olan ve kişisel tatmin için camianın saygınlığını ve taraftarın duygularını sömüren kişiler, kurumlar, örgütler, çeteler acilen dışlanmalı.

Şehrimizde meslekleri ve uğraşları gereği yerel ve evrensel çapta hiçbir vizyonu olmayan, bırakın iki ya da üç dil bilmeyi, ana dilini bile doğru düzgün konuşamayan, konuya uzak belli isimlerin etrafında dönüp duran ve işlevselliklerini yavaş yavaş yitiren idari-yönetsel kadro derhal tasfiye edilmeli ve bu “mantık” acilen terkedilmeli.

***

Tüm bunların yapılabilmesi için, bahsini ettiğimiz küresel futbol oligarşisinin önemli bir ayağı olan “İstanbul Dükalığı” ile düşmanlık yaparak değil, tam aksine içine girmek koşuluyla ancak, küçük-yerel ağını, idari ve mali anlamda güçlü sayılabilecek İstanbul ayaklı kendi kadrolarını kullanarak genişletebilirsin.

Yoksa küçük akvaryumunda beslediğin “hamsiler”, okyanuslardaki “köpek balıkları”na yem olur ancak.

***

 

 

 


 

Kaynak: Editör:
Etiketler: ,
Yorumlar
Haber Yazılımı